Yakıt Pili
Şubat 8, 2020
KORONAVİRÜS (KOVİD-19): KÜRESEL SALGIN VE 21.YY DÜNYA DÜZENİ
Nisan 20, 2020

BÜYÜK KIRILMA

Coronavirus economic impact concept image

BÜYÜK KIRILMA

(Dr. Abdullah ALTUN)

Bir olayın olası etkilerini anlamaya çalışmak için alternatif senaryoları tartışmak gereklidir.  İleri dönük stratejik hamleler yapabilmek için de kesinlik belirtip kendimizi sınırlandırmak yerine alternatiflerin iyi analiz edilmesi faydalı olacaktır. Ancak bu şekilde doğru pozisyon alabilir ve gerektiğinde de doğru oyun kurabiliriz. Hele korona virüs salgını gibi daha şimdiden örneği olmamış düzeyde sosyal ve ekonomik izolasyona sebep olmuş ve daha ne düzeyde derinleşeceği tam kestirilemeyen bir durum için bu hepten geçerlidir kanaatindeyim.

Korona virüsün olası etkilerini tartışmaya başlamadan önce günümüz ekonomisinin önemli bazı dinamiklerini tekrar ele almakta yarar var. Bu noktada birinci ve ikinci büyük çözülmeler[1] şeklindeki tanımlama bilhassa son yüzyıllardaki ekonominin dönüşümü ve mevcut durum açısından bize önemli bir makro iktisadi perspektif sunmaktadır.

Birinci büyük çözülme üretimin yapıldığı lokasyon ile tüketildiği lokasyonun gitgide ayrışmasını ifade eder. Tabi daha öncesinde binlerce yıldır var olan ticaret rotaları da aslında üretim ve tüketimin farklı lokasyonlarda gerçekleşmesine aracılık etmişlerdir ama birinci büyük çözülmeyi kastederken bu durumun çok daha ötesine geçen bir durumdan söz edilebilir. 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyıl başlarında gelişen buharlı gemilerin üretilen ürünü farklı pazarlara taşımadaki rolünün bu noktada özel önemi vardır. Tabi sanayi devrimleriyle (birinci ve ikinci sanayi devrimleri) artan seri üretim artık buharlı trenler ve buharlı gemilerin marifetiyle çok farklı coğrafyalara çok yüksek hacimlerde dağıtılabiliyordu. Üretim kuzey ülkeleri[2] diye tabir edilen sanayi devriminde öne çıkmış batı ülkelerinde gerçekleşmekteydi. Güney ülkeleri[3] bu noktada ürünlerin satıldığı pazarlar olarak karşımıza çıkıyordu. Kuzey ülkeleri birinci büyük çözülmeye gelene kadar, buharlı gemilerle olmasa bile gemileriyle dünyanın birçok yerine zaten gidip gelmekteydiler[4]. O zamana kadar tabi yapılanın gidilen ülkelerin zenginliklerini ne düzeyde toplayıp Avrupa’ya getirmek olduğu da emperyalizm tarihi incelendiğinde açıkça görülecektir. Birinci büyük çözülme hem mevcut zenginlikleri bir yönüyle daha fazla merkeze taşırken, çevre ülkelere (yani Avrupa neredeyse tüm dünya ülkelerini kendi çevre ülkesi konumuna sokmuştu) ciddi hacimde ürettiklerini satmaya başlamıştı.

Ana ticaret rotalarından mahrumiyet ile sıkışmış bir Avrupa, bunun tetiklediği bir coğrafi keşifler furyası ve ardından adım adım dünya ekonomisini dönüştürme faaliyetleri. Böl, parçala ve yönet kavramının da bu amaca ulaşmak için engel olan yapıları elemine etmek için kullanılışı… Şunu belirtmekte yarar var, bu üç kavramı şöyle ifade etmek belki daha anlaşılır olacaktır: işine gelmeyeni bölüp parçalıyor, kimini parça parça yönetiyor, kimilerini de işine gelen şekliyle birleştirip öyle yönetiyor. Enteresandır devletler kimi zaman kazanıyor kimi zaman kaybediyor gözüküyordu, ama sanki bazı aktörler sürekli ceplerini dolduruyordu. Coğrafi keşifler sonucu birikmeye başlayan bir zenginlik ve sonrasında adım adım sermayenin büyüğünü ele geçirerek sıyrılmış birkaç güç odağı…

İkinci büyük çözülmenin, bir diğer adıyla küresel değer zincirleri devriminin başladığı 1990’lı yıllara kadar önemli birkaç konuya daha değinmemiz gerekiyor. Bu ara dönemde ABD’yi en etkili aktörlerden biri olarak dünya siyasetinde ve ekonomisinde yükselirken görüyoruz. Askeri, siyasi, ekonomik ve teknolojik liderlik… Bu ara dönemde Almanya ve Japonya’nın yükselişlerinde ABD’nin önemli bir rolü olduğu göz ardı edilmemelidir[5]. Almanya ve Japonya, ABD’den sonra dünyanın önemli birer üretim üssü oldular, ne var ki ABD ikinci dünya savaşından sonra yükselen bu iki ülkeyi, bugün Çin’i algıladığı gibi bir tehdit olarak algılamamıştı. Muhtemelen bu kontrolün elinde olmasından kaynaklanıyordu. Hatta Çin’i günümüzde tehdit olarak görürken, ona karşı AB (lokomotifinin Almanya olduğunu düşünürsek) ve Japonya ile bir arada hareket etmeyi seçmesi de bunu doğrular niteliktedir[6].

İkinci büyük çözülmeye gelindiğinde ne oldu, sadece üretim ve tüketim ayrışması değil, artık üretim alt safhaları gitgide birbirinden ayrışıyordu. 1990’lardan sonra yoğun şekilde şahit olduğumuz, bir ürün üretiminde bir safha bir ülkedeyken başka safhalar başkaca birçok farklı ülkeye dağılıyordu. Ortaya küresel değer zincirleri dediğimiz yapılar çıkıyordu. Artık kuzey ülkelerindeki üretimin bazı alt safhaları güney ülkeleriyle paylaşılıyordu. Hem üretim hem ihracat artık birçok farklı ülkenin de katma değerini yoğun ve hacimli bir şekilde taşıyordu. Bu noktada iPhone örneği konuyu açıklamak açısından yoğun kullanılmaktadır[7]. Bu örnekte Çin’in ABD’ye iPhone ihracatı incelenmektedir ve ihraç eden Çin olduğu halde bu ihracatın %10’dan azı ancak kendi katma değeridir. Hatta yabancı yatırımlı şirketlerin Çin ithalat ve ihracatındaki rollerine baktığımızda da ilginç rakamlar görmekteyiz (Figür 1).

Figür 1: Çin’in Mal Ticaretindeki Yabancı YüzdesiKaynak: Yazar tarafından Çin İstatistik Yıllıklarından derlenmiştir (www.stats.gov.cn)

Küresel değer zincirleri devrimi ile ifade edilen sürecin şöyle bir algoritması dikkat çekmekteydi. Kuzey ülkeleri doğrudan yabancı yatırım ile ve sermaye mallarını satarak üretimlerinin bazı alt safhalarını dağıtıyorlar, sonra yatırım yaptıkları bu ülkelere ara malı satışı yaparak nihai üretim öncesi çeşitli alt bileşenlerin üretilmesini sağlıyorlar, sonrasında bir ülkede nihai üretim yapılıyor (ki katma değeri en düşük süreç diyebileceğimiz ve birçok durumda montajcılıktan öteye geçemeyebilen bir süreç) ve ardından nihai mal kuzey ülkelerine, nihai üretimin yapıldığı ülke iç pazarına ve diğer ülkelere buradan ihraç ediliyordu. Royalti ve lisanslar teknolojik yönden ilerde olan kuzey ülkelerinden üretimin alt safhalarının yayıldığı güney ülkelerine ihraç ediliyordu. Bir de kültürel değer zincirleri dediğimiz küresel değer zincirlerine temel oluşturan yapılarla bireylerin ekonomik davranışları yönlendiriliyordu. Bahsettiğimiz algoritmayla yaygınlaşan bu küresel değer zincirleri kuzey menşeli ulus aşırı firmaların koordinasyonunda yürüyordu. Çin işte yukarıda da gördüğümüz bazı rakamlarla bu dönemde en çok öne çıkan ülkelerden biri oldu. Küresel değer zincirlerinin yayılımını ucuz işçiliğe, ucuz girdiye ve pazara yakın olarak maliyet avantajı sağlamak eksenli düşünsek de, olası güney ülkeleri yükselişinin kuzey ülkelerinin eliyle ve kuzeye bağlı olarak gerçekleştiğine şahit olduk. Çok da bağımsız olmayan bir yükseliş, yerelin potansiyeli açığa çıkarılıyordu ama ortaya çıkan katma değer kime yar oluyordu[8]?

Büyük Kırılma
Abdullah ALTUN
Abdullah ALTUN
Dr. Abdullah ALTUN, ODTÜ İktisat bölümünden 2006 yılında mezun olmuştur. Yine iktisat alanında yüksek lisansını 2008 yılında Selçuk Üniversitesinde ve doktorasını da 2017 yılında Gebze Teknik Üniversitesinde tamamlamıştır. İş yaşamına 2006 yılında AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Danışmanlığı ile başlayan Dr. Altun, sonrasında iş hayatına özel sektörde ve kamuda farklı görevlerde devam etmiştir. İş ve akademik yaşamında birçok ülkeyi gezme ve oralardaki iş hayatını öğrenme fırsatı bulmuştur. Doktora çalışmalarına devam ederken 1 yıl Malezya’nın Melaka şehrinde ziyaretçi araştırmacı olarak bulunmuştur. Hâlihazırda TÜBİTAK’ta iş hayatına devam eden Dr. Altun’un Küresel Değer Zincirleri ve makroekonomik etkileri üzerine İngilizce bir kitabı, The Sistem: Senkronize Yönetim adlı bir Türkçe kitabı ve yakında yayına hazır olacak bir iktisat romanı bulunmaktadır. Uluslararası ekonomi ve işletmecilik alanlarında yayınlanmış veya hakem değerlendirmesinde olan makaleleri de bulunmaktadır.

Bir cevap yazın