Küresel Rekabet Ortamında Türkiye’nin Yeni Ekonomi Politikası İhtiyacı- 2
Haziran 25, 2018
Küresel Rekabet Ortamında Türkiye’nin Yeni Ekonomi Politikası İhtiyacı- 4
Haziran 28, 2018

Küresel Rekabet Ortamında Türkiye’nin Yeni Ekonomi Politikası İhtiyacı- 3

Küresel değer zincirleri konusunu çalışmaya başladığımda çok değerli bir iş adamı tanıdığım bana özellikle kültürel değer zincirleri[1] gibi bir kavram da niye olmasın diye bahsetmişti ve önemli bir fikir vermişti. Sonrasında bu kavram üzerine düşünürken, bu tür değer zincirlerinin aslında diğer değer zincirlerine temel oluşturabilecek yapılar olabileceğiyle ilgili dikkat çekici bulgular tespit etmeye başladık. Nihayetinde sürdürülebilir bir talep oluşturabilmek ve hatta bu talebe cevap verecek zincirlerdeki iş yapış tarzı bile bir kültürel temelden ayrı düşünülemiyordu. Bu kavramı kullanarak akademik çalışmalar yapmak da nasip oldu. Geometri derslerinde bazen soruyu çözebilmeniz için size önceden verilen şeklin kâğıda yansıtılmamış kısımlarını da kendinizin çizmesi gerekir. Ancak bu şekilde soru çözülebilmektedir. Aslında o kenar veya o köşe vardır ama sizin gözünüzün önünde doğrudan görünür değildir. Kültürel değer zincirleri kavramı da işte tam böyle bir şey, küresel değer zincirlerinde gerçekten sürdürülebilir bir rekabet avantajı kazanmak istiyorsak küresel değer zincirlerinin bilimsel ve kültürel değer zincirleri boyutunu da ortaya koyarak strateji geliştirmemiz gerekmektedir. Adım adım konuyu daha anlaşılır bir şekilde ele almaya çalışacağım.

Bir kere ekonomi de ticaret de yeni şeyler değil. Binlerce yıldır bu ekonomik aktiviteler gerçekleştirilmektedir. Hatta uluslararası ticaret de yeni bir şey değil, en bilinen örnekleriyle Baharat Yolu ve İpek Yolu. Hele bizim her tarafı kervansaraylarla örülü coğrafyamız bu rotaların tam göbeğinde yer alan güzergâhlardan biri. Peki, tarihte gücün kaynağı olarak neyi gösterebiliriz, sürdürülebilir ekonomik ve sosyal bir güce ulaşmanın yolu neydi? Cevap olarak askeri güç diyenler olabilir. Neticede askeri güç kavramı hem askerlerin teknik yönden savaş bilgi ve becerilerinin yüksek olmasını hem de silah teknolojisi yönünden belli bir düzeye ulaşmayı simgeler. Askeri güç hem zenginliğe ulaşmak için bir araç olmuştur hem de zenginlik askeri güce katkı yapmıştır. Bu askeri güç neticede bir teknolojik düzeyi gerektirir. Fakat tek başına bir teknoloji seviyesine ulaşmak yeterli midir? Osmanlı İmparatorluğu da Cengizhan’ın ordusu da askeri yönden güçlü bir noktaya gelmiştir. Fakat Osmanlı uzun soluklu adaleti temsil eden bir medeniyeti miras bırakırken Moğolların yakıp yıktıkları hepimizin içini acıtmaktadır. Yani eğer bilimsel, kültürel ve sosyal manada değerler üretilmemiş ve bunlar etki ve etkileşim alanlarındaki coğrafyalarda yaygınlaşmamışsa sürdürülebilir bir başarı ve bir medeniyet teşekkülü mümkün olmamıştır. Bu değer üretimi ve yaygınlaşmasının temel dayanak noktası da Osmanlı’yı Osmanlı yapan değerler olmuştur.

Endülüs de önemli bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Endülüs’ün bu başarısının arkasında bilimsel ve kültürel değerlerin üretiliyor olması ve etkileşim alanında bunun bir değerler zinciri silsilesiyle yaygınlaşıyor olması vardır. Osmanlı İmparatorluğu bugünkü kadar etkileşimin olmadığı uzun yüzyıllar boyunca çok geniş coğrafyayı herhalde buna baz olacak bilimsel, sosyal ve kültürel değerler zincirleri ortaya koymadan ve bu çerçevede sürekli değerler üretmeden yönetemezdi. Bu bilimsel, sosyal ve kültürel değer zincirleri sürdürülebilir ekonomik gelişme için de temel olmuştur.

Peki, ABD ve Rusya gibi devletler bu çerçevede nerede durmaktadır? Günümüz açısından konuyu nasıl ele almamız gerekmektedir? Dünyada etkin ve güçlü devletler sıralaması zenginlik düzeyine göre sıralamalarıyla aynı benzerlikte olmamaktadır. ABD’nin gücünün asıl kaynağının tüm dünyanın en zeki beyinlerini ülkesine çekebilmesinde, teknoloji üretimindeki liderliğinde ve tüm dünyada ekonomik açılımlarına ve faaliyetlerine temel oluşturabilecek bilimsel, sosyal ve kültürel değer zincirleri oluşturabilmesine bağlıdır. Akademik yayınlar, akademik yayınları sağlayan altyapılar, sinema, tasarımlar ve daha birçok alt başlık bu çerçevede sayılabilir. 2003-2012 yılları boyunca hemen hemen tüm dünyadaki royalti ve lisans ihracatının % 45-50’ya yakın kısmının ABD tarafından %15’in altına düşmeyecek şekilde de AB5 ülkeleri tarafından gerçekleştirildiğini görüyoruz[2]. Çin’in dünya royalti ve lisans ihracatındaki payı ise 2003 yılında % 0.1 iken 2012 yılına gelince ancak % 1 seviyesine çıkabilmiştir. BRICS ve SCO ülkeleri için ise Çin’den ayrı ele aldığımızda bu rakam BRICS için 2003 yılında % 0.3 civarındayken 2012 yılında % 1.6 civarında, SCO için ise 2003 yılında % 0.2 civarındayken 2011 (hesabı yaparken 2012 yılı istatistiklerine ulaşamamıştık) yılında % 0.6 olarak gerçekleşmiştir. Görüldüğü gibi ciddi bir fark vardır. Bu rakamlarla birlikte ABD’nin royalti ve lisans ihracatının ithalatına oranı 2.96 civarında, AB5’in oranı 1.13 civarında, Çin’in oranı 0.06 civarında, Çin hariç hesaplarsak BRICS ülkeleri ortalaması yaklaşık 0.1 civarında ve yine Çin hariç hesaplarsak SCO ülkeleri için de yaklaşık 0.1 civarındadır.

Rusya’nın hala Orta Asya’daki etkin rolü de benzeri bir şekilde daha önce adım adım yapılandırdığı bilimsel ve kültürel değer zincirleriyle açıklanabilecektir. Türkiye olarak biz de hala dünyanın farklı bölgelerinde uzun süre oralardan ayrı kalmamıza rağmen gördüğümüz ciddi değer ve kabulü Osmanlı İmparatorluğu’nun kurduğu bilimsel ve kültürel değer zincirlerinden ayrı düşünemeyiz.

Peki, Türkiye açısından bu konunun günümüze bakan boyutunu nasıl ele almalıyız? Öncelikle hâlihazırda dâhil olduğumuz küresel ve bölgesel değer zincirlerini iyi analiz etmemiz ve yükselmeye yönelik stratejiler geliştirmemiz meselenin bir boyutu olarak durmaktadır. Başka bir boyutu da kendimiz ve iş birliği yapacağımız farklı bölgesel ve küresel aktörlerle mevcut bölgesel ve küresel değer zincirlerinden bağımsız yeni değer zincirleri oluşturma konusudur. OIC, CIS, SCO, BRICS gibi yapılarla, yani gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerle bu çerçevede neler yapabileceğimizi göz ardı etmememiz gerekmektedir. Şunu da unutmamak lazım coğrafi keşifler sürecinde Avrupa önce mevcut rotaların dışına çıkarak alternatifler aramış ve bulmuş, sonrasında da bu mevcut rotaları da egemenliğine alarak, dönüştürerek veya elimine ederek gücünü perçinlemiştir.

Bu ekonomik değer zincirleri kurma ve mevcut ve yeni değer zincirlerinde yükselme konusunu bilimsel ve kültürel değer zincirlerini göz ardı ederek yapamayız. Bunun için de önce kendi ülkemizde teknoloji üretme ve değer üretme noktasında hamle yapmamız gerekmektedir. Bu nasıl olacaktır? ABD gibi ülkelerin STEM (Fen (Bilim), Teknoloji, Mühendislik, Matematik) eğitimi dedikleri ve kendi ekonomik güçlerinin ve rekabetlerinin sürdürülebilirliği için en elzem konular arasına koydukları eğitim metodolojisini salt bir eğitim stratejisi görmekten ziyade sürdürülebilir ekonomik kalkınma ve değer zincirlerinde yükselme açısından doğru anlamamız ve konumlandırmamız gerekmektedir. İnsan gücümüzün iş hayatına atıldıktan çok yıllar sonra ancak belli bir değer üretebilir düzeye gelmelerinden ziyade daha erken yıllarda bu seviyeleri yakalayabilmelerini ancak böyle sağlayabiliriz. Tabi bu noktada kendi potansiyelimizi ortaya çıkarabilecek kendimize ait STEM’e alternatif modeller de ortaya koyabilmeliyiz.

Bir de alternatif bir üniversite kurmamız gerektiği kanaatindeyim. Sanayilerde, kendi atölyelerinde vb. kendi beceri ve imkânlarıyla çeşitli ürünler ortaya koyabilen kişilerin buraya yazılı sınav olmadan yetkinlikleriyle alınabilecekleri bir üniversite… Hatta böyle bir üniversitenin mezunlarına Türkiye’deki diğer üniversite mezunlarının elde ettiği aynı hakları da vermek gerekir. Buralardan mezun olan kişilerin de gerek sermaye malları üretiminde, ağır sanayi oluşturmamızda, inovasyon yapmamızda, değil diğerlerinden geri kalmak onları geçeceklerini bile öngörebiliriz. Bir de üniversite mezunu olmadan nitelikli işe alımların hiçbirinde böyle yetenekler yer bulamamakta. Bir yandan bu konu biraz hafifletilirken bir yandan da yukarıda bahsettiğim bir üniversite mantığı ciddi fayda sağlayabilir. Eğer ileride sınav sistemini tamamen kaldırmak vb. konulardan da bahsediyorsak bu amaca doğru adım adım giderken böyle bir inovasyon, teknoloji ve katma değer üniversitesi önemli bir adım olabilir.

Atmamız gereken önemli adımlardan biri de mesela OIC ülkeleri özelinde ciddi bir bilimsel araştırma ve Ar-Ge ekosistemi oluşturabiliriz. Tabi SCO ve BRICS ile de bu manada çalışmalar yapmamız lazım ama OIC ile bizim daha ön planda olabileceğimiz böyle bir ekosistem oluşturabiliriz. Ama bunu sağlayabilmek açısından, akademik teşvik ve yükselme noktasında mevcut genel geçer mekanizmaya alternatif bir söylem ve uygulama geliştirmek gerekebilir. Mevcut olan ihmal edilmese bile bu yeni oluşturulacak ekosistem de bir yandan ikincil takip edilebilir ve bunu hayata geçirmek ve canlandırmak için de bu ekosistemde kabul gören yayınlara (klasik endekslerde yer almasalar bile) özel teşvikler ve akademik yükselmede özel bir etkinlik sağlanabilir. Hatta OIC Citation Index vb. endeksler oluşturup mevcut endekslerde kabul gören makaleler kadar bunlara akademik teşvikler sağlanabilir. Bu tahmin edilenden hızlı bir bilimsel ekosistem oluşturma imkânı sağlayacaktır. Bu destekleri bu yayınlarda yer alacak yabancı akademisyenlere de yapabilir ve bu tür yayınların Türkiye’deki üniversitelerin eliyle yayına hazırlanmasını ve yayınlanmasını sağlayabilirsek bilim üretmede pozisyonumuzu geliştirme imkânı yakalayabiliriz.

Şimdi son dönemlerde karşılaştığım bir proje ve bunun Ülkemizin bölgede eğitim alanında cazibesini arttırabilmesine dönük tespitlerimi paylaşmak istiyorum. Tabi böyle bir projenin Devletimiz kontrolünde, denetiminde ve akreditasyonunda yürümesi gerekliliği de ayrıca stratejik bir öneme sahip olabilir. Birleşik Arap Emirlikleri’nden bir profesörün danışmanlığını yaptığı bir yatırımcı ekibi, Türkiye’de bir üniversite ve sürekli eğitim merkezi açtı. Henüz açtılar ve daha öğrenci kabulüne başlamadılar. Ne var ki bu üniversite Türkiye’de akredite bir diploma veren üniversite değil fakat yurtdışından önemli bazı üniversitelerden afiliasyon almış (çok zor bir süreç değil) bir kurum. Fakat bu üniversite konseptini geliştirirken iki ana hedef kitleleri var: (1) Türkiye’de yaşayan ama buradaki üniversitelere yerleşemeyen Araplar vb. yakın coğrafyanın insanları ve (2) yurtdışından Türkiye’de eğitim görmek isteyen (öncelikle Arap) ama yine Türkiye’deki üniversitelerden kabul alamayan öğrenci adayları. Lisans, yüksek lisans ve doktora düzeylerinde eğitim planlıyorlar. Bu diplomalar Türkiye’de geçerli olmasa da gelecek öğrencilerin kendi ülkelerinde geçerli olabilecek bir diploma ve zaten öğrencilerin Türkiye’de çalışmak kaygıları yok fakat onlar için Türkiye’de okumak bir itibar vesilesi. Tabi buraya gelen bu öğrencilerden bizim Ülke olarak faydalanabileceklerimiz de çıkacaktır. Malezya mesela çok ciddi bir alternatif bu bölge insanları için. Yüzlerce üniversite var Malezya’da ve binlerce Arap öğrenci eğitim için orayı tercih ediyor. Ki bu coğrafyanın insanı için Malezya çok kolay yaşanılacak bir yer değil. Mevcut yükseköğrenim ekosistemimizi bozmadan hatta bu tarz eğitim yapılarına diploma denkliği vermesek bile bazı mevzuat çözümleriyle hem dışarıdan bu tür tesisler açacak yatırımcıları çekebiliriz, hem de ciddi bir öğrenci çekebiliriz. Bu hareket adım adım başka açılımlar için de temel oluşturabilir. Üniversitelerimizin sürekli eğitim merkezleri ile bu iş belli düzeyde başarılabilir gibi, hatta bununla birlikte bölgeden üniversitelerimize nitelikli öğrenci gelişi de artabilir. Bu bağlamda nasıl bir mevzuat düzenlemesi hem öğrenci hem de yatırımcı çekebilir diye bu noktada belirli bir mesafe kat etmiş kişilerin taleplerinin dinlenmesi ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu konunun da Devletimiz kontrolünde ve denetiminde belli bazı mevzuat düzenlemeleriyle bu Bilimsel ve Kültürel Değer Zincirleri bağlamında alternatif stratejilerimizden biri olabileceği kanaatindeyim.

Tabi bu konuların daha enine boyuna ele alınması gerekmekte, fakat ihmal edecek lüksümüz pek kalmadı gözüküyor. “Küresel değer zincirleri” ve “bilimsel ve kültürel değer zincirleri” kavramlarını da bir arada ele almamız sürdürülebilir bir kalkınma için zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor.

 

[1] Aslında Kreatif Endüstriler Küresel Değer Zincirleri (Creative Industry Global Value Chains) gibi bir kavram bunu karşılar gibi gözükse de, bizim burada kastettiğimiz hem bilimsel hem de kültürel manadaki ürün ve hizmetlerin konseptleştirilmesinden, üretimine ve tüketimine kadar bütün aşamalardır. Bir yönüyle bilimsel ve kültürel değer zincirleri dense belki daha kapsayıcı olabilir.

[2] Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı İstatistiklerinden (UNCTAD; http://unctadstat.unctad.org) ve Dünya Bankası İstatistiklerinden (World Bank; http://data.worldbank.org/indicator) faydalanılmıştır.

Abdullah ALTUN
Abdullah ALTUN
Dr. Abdullah ALTUN, ODTÜ İktisat bölümünden 2006 yılında mezun olmuştur. Yine iktisat alanında yüksek lisansını 2008 yılında Selçuk Üniversitesinde ve doktorasını da 2017 yılında Gebze Teknik Üniversitesinde tamamlamıştır. İş yaşamına 2006 yılında AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Danışmanlığı ile başlayan Dr. Altun, sonrasında iş hayatına özel sektörde ve kamuda farklı görevlerde devam etmiştir. İş ve akademik yaşamında birçok ülkeyi gezme ve oralardaki iş hayatını öğrenme fırsatı bulmuştur. Doktora çalışmalarına devam ederken 1 yıl Malezya’nın Melaka şehrinde ziyaretçi araştırmacı olarak bulunmuştur. Hâlihazırda TÜBİTAK’ta iş hayatına devam eden Dr. Altun’un Küresel Değer Zincirleri ve makroekonomik etkileri üzerine İngilizce bir kitabı, The Sistem: Senkronize Yönetim adlı bir Türkçe kitabı ve yakında yayına hazır olacak bir iktisat romanı bulunmaktadır. Uluslararası ekonomi ve işletmecilik alanlarında yayınlanmış veya hakem değerlendirmesinde olan makaleleri de bulunmaktadır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: