Bildiğiniz üzere kısa süre önce, 7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de son derece önemli bir savunma anlaşması imzalandı.
“Mekke Ortak Savunma Anlaşması” olarak adlandırılan bu mutabakatın belki de en dikkat çekici maddesi oldukça netti: Taraflardan herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üç ülkeye birden yapılmış kabul edilecekti.
Bu sadece diplomatik bir metin değildi.
Türkiye’nin askerî ve savunma sanayii kapasitesi, Pakistan’ın güçlü ordusu ve nükleer caydırıcılığı, Suudi Arabistan’ın ekonomik ve stratejik ağırlığı düşünüldüğünde ortaya çıkan yapı, Ortadoğu’dan Güney Asya’ya uzanan yeni bir güvenlik mimarisinin habercisi olarak değerlendirilebilir.
Nitekim anlaşmanın ardından üç ülke 31 Ağustos’ta İstanbul’da Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi’nin ilk toplantısını gerçekleştirdi. Anlaşmanın kurumsallaştırılması, Suudi Arabistan’da daimi bir sekretarya kurulması ve askerî iş birliğinin derinleştirilmesi yönünde kararlar alındı.
Tam da bu gelişmeler yaşanırken Yemen’deki Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının giderek yoğunlaşması dikkat çekici bir tablo ortaya çıkardı.
BABÜLMENDEP’TEN RİYAD’A UZANAN TEHDİT
Son haftalarda Husilerin Kızıldeniz ve Babülmendep çevresindeki etkinliği ciddi biçimde arttı.
Babülmendep sıradan bir deniz geçiş noktası değildir. Dünya ticaretinin en kritik damarlarından biridir. Bu hattın tehdit altında olması yalnızca Suudi Arabistan’ı veya bölge ülkelerini değil, küresel ticareti ve enerji güvenliğini doğrudan ilgilendirmektedir.
Dahası saldırılar artık yalnızca deniz trafiğiyle sınırlı değil.
Suudi Arabistan’ın petrol ve enerji altyapısı hedef alındı; Riyad’a balistik füze saldırısı gerçekleştirilmeye çalışıldı. Mekke yönüne gönderilen bir Husi İHA’sının engellendiği bildirildi. Son olarak Suudi makamları Taif ve Yanbu yönüne fırlatılan altı balistik füzenin hava savunma sistemleri tarafından düşürüldüğünü açıkladı.
Yani karşımızda giderek genişleyen ciddi bir güvenlik krizi bulunuyor.
Burada önemli bir parantez açmak gerekiyor.
İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının ardından İsrail’e füze ve İHA gönderen aktörlerden biri Husiler olmuştu. Filistin halkının yaşadığı büyük insani dram karşısında İsrail’e meydan okuyan bu tavır, doğal olarak dünyanın birçok yerindeki Filistin destekçilerinin sempatisini kazanmıştı.
Ancak Yemen’in kendi içerisindeki iktidar mücadelesini bundan ayrı değerlendirmek gerekir.
Müslümanların birbirlerini öldürerek iktidar mücadelesi yürütmesini hiçbir vicdan sahibi insanın arzu etmeyeceğini düşünüyorum. Yemen’de yıllardır devam eden çatışmaların tarihsel ve siyasi boyutu ayrıca ele alınması gereken oldukça geniş bir konu.
Benim bugün üzerinde durmak istediğim mesele başka.
NEDEN TAM ŞİMDİ?
Sorulması gereken soru şudur:
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan Mekke Anlaşması’nı imzaladıktan ve bu anlaşmayı kurumsallaştırmaya başladıktan hemen sonra Suudi Arabistan’a yönelik bu denli yoğun bir askerî baskının ortaya çıkması yalnızca bir tesadüf müdür?
Elbette elimizde bunun Mekke Anlaşması’nı hedef alan planlı bir operasyon olduğunu kanıtlayan somut bir delil bulunmuyor.
Ancak uluslararası siyasette bazen zamanlama, en az olayların kendisi kadar önemlidir.
Daha da ilginci, bölgedeki bütün aktörlerin davranışlarını yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan bazı çelişkilerin dikkatle incelenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Husiler uzun yıllardır ABD ve İsrail’i başlıca düşmanları arasında gösteriyor. Buna rağmen bugün Suudi Arabistan’a yönelen askerî baskının, üç önemli Müslüman ülkenin ortak savunma mekanizmasını hayata geçirmeye çalıştığı bir dönemde yoğunlaşması ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:
Bu saldırılar kimin stratejik çıkarına hizmet ediyor?
Burada komplo teorileri üretmek yerine soğukkanlı biçimde “cui bono?”, yani “bundan kim fayda sağlıyor?” sorusunu sormamız gerekir.
İran’ın Husiler üzerindeki tarihsel ve askerî etkisi zaten uzun yıllardır uluslararası kamuoyunun gündeminde.
Ancak bunun ötesinde başka güçlerin mevcut çatışmayı kendi stratejik amaçları doğrultusunda kullanıp kullanmadıkları da sorgulanmalıdır.
Bir aktörün söylemde İsrail veya Amerika karşıtı olması, sahadaki bütün hamlelerinin otomatik olarak bu iki ülkenin çıkarlarının karşısında olduğu anlamına gelmez. Uluslararası ilişkilerde bazen niyetlerden çok ortaya çıkan sonuçlara bakmak gerekir.
Eğer Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan savunma iş birliğinin zayıflaması veya daha doğmadan ağır bir askerî kriz içerisine çekilmesi bazı bölgesel aktörlerin işine geliyorsa, bu ihtimal de stratejik değerlendirmelerin dışında tutulmamalıdır.
Ancak bunun bugün itibarıyla bir değerlendirme olduğunu, kesinleşmiş bir bilgi olmadığını özellikle belirtmek gerekir.
MEKKE ANLAŞMASININ İLK CİDDİ SINAVI
Bugün geldiğimiz noktada Mekke Anlaşması’nın ilk ciddi sınavıyla karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkün.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan’ın saldırılar nedeniyle özellikle bazı teknik askerî ihtiyaçlarının ortaya çıkabileceğini ve Türkiye’nin anlaşma kapsamında bu ihtiyaçların karşılanmasına yardımcı olmaya hazır olduğunu açıkladı.
Ve ben bu satırları kaleme alırken çok önemli bir gelişme daha yaşanıyor:
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın genelkurmay başkanlarının Mekke Ortak Savunma Anlaşması kapsamında acil toplantı gerçekleştirmesi kararlaştırıldı. Türkiye Genelkurmay Başkanı’nın da bu toplantı için Suudi Arabistan’a hareket edeceği açıklandı.
Bu gelişme son derece önemlidir.
Çünkü artık Mekke Anlaşması yalnızca imzalanmış diplomatik bir belge olmanın ötesine geçerek gerçek bir güvenlik krizi karşısında sınanmaya başlamaktadır.
Üç ülkenin vereceği cevap yalnızca Yemen’deki gelişmeleri değil, anlaşmanın bundan sonraki caydırıcılığını da doğrudan etkileyecektir.
ASIL MESELE CAYDIRICILIKTIR
Ben meseleye yalnızca bugünkü Husi saldırıları üzerinden bakmıyorum.
Mekke Anlaşması’nın asıl önemi Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın kendi güvenliklerini ilgilendiren meselelerde daha güçlü bir koordinasyon mekanizması oluşturma iradesidir.
Böylesine büyük askerî, ekonomik ve jeopolitik kapasitelere sahip üç ülkenin ortak hareket edebilmesi, bölgesel dengeler üzerinde doğal olarak önemli sonuçlar doğuracaktır.
Dolayısıyla bu yapının daha kuruluş aşamasında sınanması şaşırtıcı değildir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, provokasyonlara kapılarak bölgeyi daha büyük bir savaşa sürüklemek değil; diplomasi, istihbarat, hava ve füze savunması, enerji güvenliği ve deniz yollarının korunması gibi alanlarda gerçek ve sürdürülebilir bir caydırıcılık oluşturmaktır.
Çünkü güçlü ittifakların amacı savaş çıkarmak değil, savaşı önleyebilecek bir caydırıcılık meydana getirmektir.
Önümüzdeki günlerde üç ülkenin genelkurmay başkanlarının yapacağı görüşmeler bu nedenle çok önemli.
Kimse Türkiye’yi, Suudi Arabistan’ı ve Pakistan’ı hesapsız bir çatışmanın içerisine çekebileceğini düşünmemelidir.
Aynı şekilde hiç kimse bu üç ülkenin ortaya koyduğu ortak güvenlik iradesini sınamanın hiçbir karşılığı olmayacağını da varsaymamalıdır.
Mekke Anlaşması daha yolun başında.
Fakat bugün yaşanan gelişmeler gösteriyor ki bu anlaşmanın gerçek anlamı imza törenlerinde değil, karşılaşılan ilk ciddi kriz karşısında sergilenecek dayanışma, akıl ve caydırıcılıkta ortaya çıkacaktır.
Bundan sonraki süreci çok daha yakından takip edeceğiz.
Kalın sağlıcakla.
Emrah Küymen
