Küresel Kayyum İdealinde Amerika
Küresel Kayyum İdealinde Amerika: Venezuela Dosyası Üzerinden Yeni Müdahale Tasavvuru ( Kısa Bir Değerlendirme )
Venezuela bağlamında son dönemde yaşanan gelişmeler, bir devlet başkanının şahsi akıbetine dair tartışmaların çok ötesine geçerek, küresel sistemin işleyişine ve güç kullanımına ilişkin yerleşik kabullerin yeniden değerlendirildiği daha geniş bir sürece işaret etmektedir. Nicolas Maduro’nun Amerika Birleşik Devletleri tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülen bir operasyon neticesinde ABD topraklarına götürülmesi, ilk bakışta Karakas–Washington hattındaki süregelen gerilimin yeni bir aşaması gibi yorumlanabilir. Ancak mesele bütüncül bir bakış açısıyla ele alındığında, bu hadisenin Batı Yarımküre’ye yönelik stratejik yaklaşımın sahada sınandığı ve yeni bir müdahale anlayışının fiilen test edildiği önemli bir örnek teşkil ettiği görülmektedir.
Kamuoyunda tartışma çoğu zaman “Maduro’nun başına ne geldi?” sorusu etrafında şekillenmektedir. Buna karşılık devletler, diplomatik çevreler ve güvenlik bürokrasileri açısından asıl önem taşıyan husus, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu süreçte hangi normatif çerçeveyi esas aldığı, hangi araçları meşru kabul ederek kullandığı ve nihayetinde nasıl bir siyasal düzen tasavvuruna yöneldiğidir. Bu nedenle Venezuela dosyasını yalnızca bir güvenlik yahut insan hakları meselesi olarak ele almak, meselenin yapısal boyutunu gözden kaçırmak anlamına gelmektedir.
ABD’nin Batı Yarımküre’ye yönelik yaklaşımı, 2025 tarihli Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde açık biçimde izlenebilmektedir. Söz konusu belgede yer alan ve literatürde “Trump Corollary to the Monroe Doctrine” şeklinde anılan yaklaşım, 1823 tarihli Monroe Doktrini’nin çağın koşullarına uyarlanmış bir yorumu niteliğindedir. Bu yorum, Batı Yarımküre’yi tarihsel bir nüfuz alanı olarak görmekle yetinmemekte; bölgenin siyasal, ekonomik ve güvenlik mimarisinin ABD’nin güvenlik algısı ile uyumlu hale getirilmesini temel bir hedef olarak ortaya koymaktadır. Böylelikle egemenlik kavramı, mutlak ve dokunulmaz bir ilke olmaktan ziyade, belirli koşullar altında yeniden tanımlanabilir ve sınırlandırılabilir bir yetki alanı şeklinde ele alınmaktadır.
Bu yaklaşım çerçevesinde Venezuela meselesi, tekil bir rejim tartışması olmaktan çıkarak, daha geniş bir stratejik denklemin parçası haline gelmektedir. Göç hareketlerinin kontrol altına alınması, ulusötesi suç ağlarıyla mücadele, yarımkürede makul istikrarın sağlanması ve yarımküre dışı aktörlerin, özellikle Çin ve Rusya’nın, bölgedeki nüfuzunun sınırlandırılması gibi hedefler, Venezuela dosyasının değerlendirilmesinde belirleyici olmaktadır. Bu bağlamda ABD’nin Batı Yarımküre’yi kendi güvenliği ve ekonomik refahı açısından asli bir arka alan olarak gördüğü ve bu alan üzerindeki denetimini güçlendirme iradesi sergilediği anlaşılmaktadır.
Sahaya yansıyan operasyon anlatısı, bu doktriner çerçevenin pratik yansımasını göstermesi bakımından önem taşımaktadır. Nicolas Maduro’nun bir devlet başkanı kimliğinden uzaklaştırılarak “narkotik ağlarla ilişkili bir suç figürü” olarak sunulması, askeri güç kullanımının klasik bir müdahale görüntüsünden çıkarılarak hukuk icrası şeklinde çerçevelenmesine imkan sağlamaktadır. Bu noktada ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi’nin (DEA – Drug Enforcement Administration) sembolik rolü ön plana çıkmaktadır. DEA, hukuki statüsü itibarıyla bir kolluk kurumu olmakla birlikte, Latin Amerika bağlamında zaman içinde daha geniş bir anlam kazanmış; suçla mücadele söylemi üzerinden siyasal düzenlemelerin meşrulaştırılmasında kullanılan bir araç haline gelmiştir. Bir devlet başkanının bu çerçeve içinde anılması, siyasal meşruiyet zeminini zayıflatmakta ve egemenlik tartışmasını farklı bir düzleme taşımaktadır.
Bu durum, askeri icra ile kolluk faaliyeti arasındaki sınırların giderek belirsizleştiğini göstermektedir. Operasyonun yakalama ya da suçla mücadele diliyle sunulmasına karşın, ortaya çıkan sonuçların doğrudan Venezuela’nın siyasal yapısını etkilemesi, hukuk ile siyaset arasındaki ilişkinin yeniden sorgulanmasına yol açmaktadır. Uluslararası hukuk perspektifinden bakıldığında, sınır ötesi güç kullanımının meşruiyeti genellikle meşru müdafaa ve ya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi gibi kriterlere dayandırılmaktadır. Venezuela örneğinde ise bu kriterlerin uygulanabilirliği konusunda ciddi tartışmalar mevcuttur. Bu tablo, uluslararası hukuk ile iç hukuk arasındaki boşlukların, büyük güçler tarafından stratejik bir manevra alanı olarak kullanılabildiğini ortaya koymaktadır.
Enerji ve kaynak boyutu, Venezuela dosyasının ekonomik cephesini oluşturmaktadır. Ülkenin zengin hidrokarbon rezervleri, onu uzun yıllardır küresel rekabetin merkezinde tutmuştur. Bununla birlikte ABD’nin son stratejik belgelerinde görülen yaklaşım, meseleyi yalnızca petrol üzerinden ele almamaktadır. Kritik tedarik zincirlerinin güvence altına alınması, stratejik madenlere erişim ve yarımkürede dış rakiplerin ekonomik etkisinin azaltılması hedefleri, Venezuela’yı daha geniş bir jeoekonomik planlamanın parçası haline getirmektedir. Aynı zamanda Bolivya’daki lityum rezervlerine ilişkin tartışmaların da aynı stratejik çerçeve içinde değerlendirilmesi mümkündür. Enerji dönüşümü, batarya teknolojileri ve kritik madenler, önümüzdeki dönemde küresel rekabetin temel belirleyicileri arasında yer almaktadır.
Venezuela’nın geleceğine ilişkin farklı senaryolar gündemdedir. Kontrollü bir siyasal geçiş ihtimali kadar, uzun süreli bir kırılganlık durumu ve ya yönetilebilir belirsizlik olarak tanımlanabilecek ara bir süreç de olası görünmektedir. Açık bir işgal ya da resmi bir kayyumluk tesis edilmeden, ülkenin karar alma mekanizmalarının dış etkilere açık hale gelmesi, egemenliğin fiilen daraltıldığı bir vesayet düzenine işaret etmektedir. Bu tür bir düzen, düşük maliyetli ve uzun vadeli bir kontrol mekanizması sunması bakımından dış aktörler için cazip bir seçenek olarak değerlendirilmektedir.
Latin Amerika genelinde bu gelişmeler, ideolojik ve siyasal ayrışmaları derinleştirmektedir. Bazı hükümetler müdahaleyi otoriter bir yönetime karşı atılmış bir adım olarak görürken, bazıları egemenliğe zarar veren tehlikeli bir emsal olarak değerlendirmektedir. Bu ayrışma, bölgesel dayanışma mekanizmalarını zayıflatmakta ve ortak bir tutum geliştirilmesini zorlaştırmaktadır. Böyle bir ortamda bölge ülkelerinin savunma ve dış politika tercihlerinin daha sert ve güvenlik odaklı bir çizgiye kayması ihtimali göz ardı edilmemelidir.
Türkiye açısından bakıldığında, Venezuela dosyası dikkatli ve dengeli bir diplomasi ihtiyacını beraberinde getirmektedir. Yaptırım ortamının sertleşmesi, küresel enerji piyasalarındaki dalgalanmalar ve çok taraflı diplomasi alanının daralması, risk unsurları olarak öne çıkmaktadır. Egemenlik ve uluslararası hukuk vurgusunu esas alan tutarlı bir yaklaşım, Türkiye’ye Latin Amerika nezdinde güvenilir ve saygın bir aktör olarak konumlanma imkanı da sunmaktadır. Bu yaklaşımın sürdürülebilirliği, söylem ile uygulama arasındaki uyumun korunmasına ve keskin bloklaşmalardan uzak durulmasına bağlıdır.
Kısaca toparlarsak Venezuela dosyası, tekil bir hadise olarak değerlendirilmemelidir. Bu vaka, küresel sistemde egemenlik, meşruiyet ve müdahale kavramlarının yeniden yorumlandığı bir dönemin işaretlerini taşımaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Batı Yarımküre’ye yönelik stratejik tasavvuru ile sahadaki uygulamalar arasındaki paralellik, bu yaklaşımın geçici bir sertlikten ziyade daha kalıcı bir düzen arayışının parçası olduğunu göstermektedir. Bu itibarla Venezuela örneği, önümüzdeki yıllarda uluslararası siyasetin daha rekabetçi, daha kırılgan ve daha ihtilaflı bir zeminde ilerleyeceğine dair güçlü ipuçları sunmaktadır.
Hüseyin Mesut Alver

