İRAN’DA KIRILMA ANI | 14 Ocak 2025

İRAN’DA KIRILMA ANI | 14 Ocak 2025

    • İran’da son dönemde yaşanan gelişmeleri yalnızca ekonomik protestolar ya da rejim karşıtı gösteriler şeklinde okumak, sahadaki gerçekliği ciddi biçimde eksik kavramak anlamına gelir. Ortaya çıkan tablo; ekonomik çöküşün tetiklediği toplumsal öfkenin, İran rejimi tarafından bilinçli bir şekilde güvenlik eksenli bir anlatıya dönüştürülmesi ve bu iç gerilimin bölgesel ve küresel jeopolitiğin doğrudan parçası haline gelmesiyle şekillenmektedir.
      28 Aralık 2025 tarihinde Tahran Büyükçarşı’da başlayan ve kısa süre içinde ülkenin birçok kentine yayılan eylemler, İran siyasal tarihinde sembolik bir kırılmaya işaret etmektedir. Büyükçarşı, İran’da ekonomik merkez olmasının da dışında rejim toplum ilişkisinin tarihsel barometresidir. Bu nedenle kepenk kapatma eylemleri, rejim tarafından yalnızca basit bir ekonomik tepki olarak değerlendirilmemiş; aynı zamanda sistemin meşruiyetini doğrudan hedef alan bir meydan okuma olarak algılanmıştır.İran ekonomisinin içinde bulunduğu durum, bu meydan okumanın neden bu kadar hızlı sertleştiğini açık biçimde göstermektedir. 2025 yılı itibariyle İran riyalinin Amerikan doları karşısında yaklaşık %45 oranında değer kaybetmesi, yalnızca fiyat artışlarıyla sınırlı kalmamış; toplumun geleceğe dair beklentilerini ve rejimin ekonomik vaatlerini derinden aşındırmıştır. Bu aşamada devletin tercih ettiği yol, ekonomik reformlara ya da yapısal çözüm üretimine yönelmek yerine krizi söylemsel düzlemde yeniden tanımlamak olmuştur.Nitekim kısa süre içinde ekonomik tepki, ekonomik baltalama olarak adlandırılmış ve protestolar meşruiyet dışı bir çerçeveye yerleştirilmiştir. Bu dönüşümün merkezinde, İran devlet medyasının ve resmi söyleminin protestocuları ısrarla isyancı ve paralı asker olarak tanımlaması yer almaktadır. Bu tercih tesadüfi değildir. Rejim, protestoyu içsel bir toplumsal itiraz olarak kabul etmek yerine, onu dış güçlerin yönlendirdiği bir güvenlik tehdidi şeklinde sunarak hem sert müdahaleyi meşrulaştırmakta hem de toplumu biz ve düşmanlar ekseninde yeniden kutuplaştırmaktadır. Bu söylemle birlikte sokak, siyasal bir alan olmaktan çıkarılarak askeri bir cepheye dönüştürülmektedir. Devlet medyasının protesto görüntülerinin hemen ardından Gazze’deki İsrail saldırılarına ilişkin haberleri servis etmesi, bu stratejinin en belirgin unsurlarından biridir. Böylece İran kamuoyunun Filistin hassasiyeti, iç protestolarla bilinçli biçimde ilişkilendirilmekte ve sokak hareketleri İsrail ve ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaşın ikinci aşaması olarak sunulmaktadır. Bu çerçeve, protestocuların taleplerini görünmez kılarken, rejimin güvenlik reflekslerini ideolojik bir zemine oturtmaktadır. Rejimin üst düzey liderlik kadrosunun son dönemde daha kontrollü ve sınırlı görünürlük sergilemesi, güvenlik kaygılarının arttığını göstermektedir. Üst düzey suikastlar ve hedefli saldırılar, devlet elitinde ciddi bir kuşatma algısı yaratmış; bu durum, liderliğin kamuoyuna yönelik mesajlarında direniş, sabır ve fedakarlık vurgularının artmasına yol açmıştır. Ancak bu söylemin sahadaki ekonomik gerçekliklerle örtüşmediği açıktır. Bu noktada direniş ekonomisi kavramı öne çıkmaktadır. Rejim tarafından çözüm olarak sunulan bu yaklaşım, pratikte somut bir ekonomik programdan ziyade, toplumu mevcut politikalara bağlı kalmaya davet eden ideolojik bir çağrı niteliği taşımaktadır. Kısa vadede rejim tabanını konsolide edebilecek bu dil, orta vadede ekonomik baskı hafiflemediği sürece ikna gücünü yitirme riski barındırmaktadır. Protestoların niteliği zaman içinde değişmektedir. İlk aşamada ekonomik taleplerle ortaya çıkan sokak hareketleri, güvenlik müdahaleleri ve artan ölümlerle birlikte daha sert ve kontrollü bir yapıya evrilmektedir. Cenazeler, anma günleri ve yas ritüelleri, iletişim kanallarının kesildiği bir ortamda protestocular için yeni bir mobilizasyon aracına dönüşmektedir. Bu durum, sürecin yalnızca bastırılmakla sona ermeyeceğini, aksine yeni biçimler alabileceğini göstermektedir.
      Dış boyutta ise İran üzerindeki baskı giderek artmaktadır. ABD ve İsrail kaynaklı açıklamalar, rejimin dış müdahale söylemini güçlendirmekte; özellikle İsrail’in 7 Ekim sonrası benimsediği daha saldırgan bölgesel strateji, İran açısından varoluşsal bir tehdit algısı oluşturmaktadır. ABD’nin diplomatik temasları sürse de, Tahran yönetimi sunulan teklifleri teslimiyet çağrısı olarak değerlendirmekte ve geçmiş deneyimler nedeniyle bu sürece derin bir güvensizlikle yaklaşmaktadır. Bölge ülkeleri açısından bakıldığında ise İran’da tam ölçekli bir istikrarsızlık ihtimali ciddi riskler barındırmaktadır. Türkiye başta olmak üzere birçok bölgesel aktör, ideolojik farklılıklara rağmen İran’ın devlet kapasitesini korumasını stratejik bir zorunluluk olarak görmektedir. Zira İran’da yaşanacak kontrolsüz bir çözülme; göç, sınır güvenliği, enerji hatları ve bölgesel çatışma dinamikleri açısından geniş çaplı sonuçlar doğurabilir.İran’da yaşananlar, ne ani bir rejim çöküşü ne de tamamen kontrol altında tutulan sıradan bir protesto dalgasıdır. Mevcut tablo, rejimin sokağı savaşlaştırarak yönetmeye çalıştığı; ancak bu tercihin uzun vadede daha derin ve karmaşık bir istikrarsızlık riski üretebileceği kırılgan bir dengeye işaret etmektedir. İran dosyası, önümüzdeki dönemde hem bölgesel hem de küresel güvenlik hesaplarının merkezinde yer almaya devam edecektir. Olaya komşu ilişkiler açısından bakarsak,mevcut gelişmeler ışığında İran’daki sürecin tek bir doğrultuda ilerlemesi beklenmemelidir. Aksine, iç dinamikler ile dış baskıların etkileşimi, birden fazla senaryonun eş zamanlı olarak gündemde kalmasına yol açmaktadır.
      Bu çerçevede üç temel senaryo öne çıkmaktadır. Birinci senaryo, rejimin mevcut güvenlikçi yaklaşımı sürdürerek protestoları sert müdahalelerle kontrol altına almasıdır. Bu durumda kısa vadede sokak hareketlerinin bastırılması mümkün olabilir; ancak ekonomik sorunlar çözümsüz kaldığı sürece toplumsal gerilim yer altına çekilerek daha patlayıcı bir potansiyel biriktirecektir. Bu senaryo, İran’da göreceli bir istikrar görüntüsü yaratsa da, orta vadede rejimin meşruiyetini daha da aşındıracaktır. İkinci senaryo, protestoların niteliğinin değişerek silahlı ve yarı-organize yapılara evrilmesidir. Etnik ve mezhepsel fay hatlarının devreye girmesi, merkezden uzak bölgelerde güvenlik boşlukları oluşturabilir. Bu durum İran’ı düşük yoğunluklu ancak uzun soluklu bir iç güvenlik krizine sürükleyebilir. Böyle bir tablo, bölgesel aktörler açısından öngörülemez sonuçlar doğuracaktır. Üçüncü senaryo ise en tehlikeli olan dış müdahale ihtimalinin somutlaşmasıdır. ABD ve İsrail’in sınırlı ancak yoğun askeri operasyonları, İran’ın iç dengelerini altüst edebilir. Ancak bu tür bir müdahalenin İran’ı tam anlamıyla kontrol altına alması zor olduğu gibi, bölge genelinde zincirleme istikrarsızlıklar üretme riski son derece yüksektir. Temelde Türkiye açısından bakıldığında İran’da yaşananları yalnızca komşu bir ülkedeki iç karışıklık olarak değerlendirmek doğru olmayacaktır.İran’ın istikrarı; Türkiye’nin sınır güvenliği, düzensiz göç riski, enerji arz güvenliği ve bölgesel denge politikaları açısından doğrudan önem taşımaktadır. İran’da kontrolsüz bir çözülme, Türkiye’nin doğu sınırlarında güvenlik baskısını artırabileceği gibi, Irak ve Suriye sahalarında da yeni kırılganlıklar yaratabilir. Bu açıdan Türkiye’nin temel önceliği, İran’ın toprak bütünlüğünü ve devlet kapasitesini koruyacak bir denge siyasetinin sürdürülmesi olmalıdır. Ankara’nın, bir yandan İran’daki toplumsal talepleri dikkatle izlerken, diğer yandan dış müdahalelere karşı temkinli ve ilkesel bir duruş sergilemesi stratejik önem arz etmektedir. Kısacası İran dosyasını Tahran merkezli bir kriz olarak görmek yanlış olur.Süreç kontrol edilmediği takdirde Türkiye’nin de dahil olduğu bölgesel güvenlik mimarisini doğrudan etkileyen çok katmanlı bir sürece evrilebilir.Bu nedenle sürecin yakından izlenmesi, senaryo bazlı analizlerin güncel tutulması ve ani kırılmalara karşı hazırlıklı olunması gerekmektedir.

Hüseyin Mesut Alver

Yazar