Savaşın Hukuku ve İran Saldırısı
Geçtiğimiz cuma gününü cumartesiye bağlayan gece, ABD ve İsrail’in uzun süredir beklenen İran saldırısı başladı. Ancak bu saldırıyı anlamak için biraz geriye gitmek gerekiyor.
Hatırlanacağı üzere 2025 Haziran ayında Umman’da nükleer müzakereler devam ederken de benzer bir tablo yaşanmıştı. Diplomatik görüşmeler sürerken askeri gerilim tırmandırılmıştı. Aynı durum bu kez de tekrar etti. Cenevre’de yapılan görüşmelerin ardından pazartesi günü Viyana’da devam etmesi planlanan müzakere süreci varken saldırı gerçekleşti.
Bu saldırılarda İran’da dini lider Ali Hamaney başta olmak üzere savunma bakanı, Devrim Muhafızları komutanı ve İran Genelkurmay Başkanı gibi birçok üst düzey yetkili hayatını kaybetti.
Savaşın doğasında ölüm vardır; savaşta insanlar ölür ve öldürür. Ancak savaşın da bir hukuku olmalıdır. Görüşmeler devam ederken, müzakere süreci sürerken bir ülkenin lider kadrosunun yerini tespit edip böylesine bir saldırı gerçekleştirmek uluslararası hukukun da, savaş ahlakının da açık bir ihlalidir.
Aslında uluslararası sistemin can çekiştiğini bizler 7 Ekim’den sonra zaten görmüştük. 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı sonrasında İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları, uluslararası hukukun fiilen askıya alındığını gösterdi. On binlerce sivilin öldürüldüğü bir süreçte dünya sisteminin adalet üretme kabiliyetini kaybettiği ortaya çıktı.
Ardından Donald Trump yeniden sahneye çıktı ve küresel siyasette adeta “orman kanunlarının” geçerli olduğu bir dönem başladı. Önce gümrük savaşları, ardından Kanada ve Venezuela gibi ülkelere yönelik sert hamleler derken nihayetinde İran’a yönelik bu büyük saldırı geldi.
Bu saldırı, birçok uzmana göre üçüncü dünya savaşı riskinin de fitilini ateşleyen gelişmelerden biri olarak görülüyor.
İran’ın önceki saldırılara verdiği sınırlı tepkiler Tahran yönetimini uluslararası arenada zayıf ve etkisiz göstermişti. Ancak bu kez durum farklı oldu. Lider kadrosunda ciddi kayıplar vermesine rağmen İran’ın özellikle Körfez’deki Amerikan üslerini hedef alan saldırıları ve İsrail’de başta Tel Aviv olmak üzere birçok şehirde ciddi hasara yol açan misillemeleri, Tahran’ın uzun süredir böyle bir senaryoya hazırlandığını gösteriyor.
Bu noktada İran’ın stratejik ortakları olan Rusya ve Çin faktörünü de göz ardı etmemek gerekiyor.
2022 yılında Ukrayna’nın Rusya’ya ait Moskva Kruvazörünü batırmasının ardından Moskova’nın ABD’ye karşı dolaylı alanlarda hesaplaşma arayışına girdiği biliniyor. İran bu anlamda Rusya için önemli bir jeopolitik araç olabilir.
Aynı şekilde Çin’in de ABD ile Tayvan meselesi üzerinden giderek artan bir gerilim yaşadığı bir dönemde İran üzerinden Washington’a mesaj vermesi şaşırtıcı değildir. Uydu istihbaratı, teknoloji transferi ve mühimmat kapasitesindeki gelişmeler İran’ın son saldırılarında “görünmeyen bir elin” desteği olabileceği yorumlarını güçlendiriyor.
Öte yandan ABD ile yakın iş birliği içinde olan bazı bölge ülkelerinin kırılganlığı da bu süreçte net biçimde ortaya çıktı. Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler ABD güvenlik şemsiyesi altında kendilerini güvende hissediyorlardı. Ancak birkaç füze bile bu ülkelerdeki güvenlik algısını sarsmaya yetebilir.
İsrail tarafında ise yaşanan yıkım sonrası verilen duygusal görüntüler dünya kamuoyuna yönelik bir mesaj niteliği taşıyor. Ancak insanın aklına şu soru geliyor:
Sizin çocuklarınız çocuk da Filistin’in çocukları çocuk değil mi?
Gazze’de on binlerce kadın ve çocuk hayatını kaybederken susanların, birkaç füze sonrası gözyaşı dökmesi elbette ikna edici görünmüyor.
Bu olayın Türkiye açısından da önemli bir boyutu var. Türkiye uzun süredir İran ile Batı arasında diplomasi kanallarının açık tutulması için çaba gösteriyordu. Hatta görüşmelerin İstanbul’da yapılması önerisi de gündeme gelmişti.
Ancak İran tarafının bu görüşmelerin Umman’da yapılmasını tercih etmesi diplomatik açıdan önemli bir fırsatın kaçmasına neden oldu.
Şöyle düşünmek gerekir: Eğer bu görüşmeler İstanbul’da gerçekleşiyor olsaydı, müzakereler sürerken ABD ve İsrail böyle bir saldırıya cesaret edebilir miydi?
Bugün gelinen noktada bölgedeki yangın sadece İran’ı değil tüm bölgeyi etkiliyor. Altın ve petrol fiyatlarının hızla yükselmesi, küresel ekonomide yeni bir krizin kapısını aralayabilir.
Çünkü Ortadoğu’da çıkan bir yangın hiçbir zaman sadece Ortadoğu ile sınırlı kalmaz.
ABD ve İsrail’in nihai hedeflerinden birinin İran’daki mevcut rejimi devirerek yerine Rıza Pehlevi gibi isimleri getirmek olduğu sık sık dile getiriliyor. Ancak İran’ın sosyolojik yapısı böyle bir senaryonun kolay gerçekleşmesine izin verecek bir yapı değildir.
Bugünün İran’ı artık bir şah yönetimiyle idare edilebilecek bir ülke değildir.
Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi halinde Ortadoğu’da yeni bir İsrail benzeri devletin ortaya çıkması ihtimali de bölgesel dengeleri kökten değiştirebilir. Bu da hem Türkiye hem de İslam dünyası açısından son derece ciddi sonuçlar doğurabilir.
Bu nedenle en büyük temennimiz, bu savaşın daha fazla büyümeden sona ermesidir.
Umarız ki ABD ve İsrail bu süreçten gerekli dersleri çıkarır ve dünyanın kabadayılıkla yönetilemeyeceğini bir kez daha görür.