NATO Zirvesi: Ankara’nın Vitrini, Türkiye’nin Küresel Mesajı

NATO Zirvesi: Ankara’nın Vitrini, Türkiye’nin Küresel Mesajı

NATO Zirvesi’ni yalnızca diplomatik bir toplantı olarak değerlendirmek eksik kalır. Bu zirveyi iki ana başlık altında ele almak gerekir. Birincisi, zirvenin Ankara üzerindeki yerel etkisi; ikincisi ise Türkiye’nin küresel ölçekte verdiği stratejik mesajdır.

31 Mart 2019’dan bu yana Ankara, Cumhuriyet Halk Partisi adına Mansur Yavaş tarafından yönetiliyor. Aradan geçen süre içerisinde Ankaralılar olarak bozulan yolları, tıkanan mazgalları, yağışlarda suyla dolan alt geçitleri ve aksayan belediyecilik hizmetlerini defalarca gördük.

Oysa 2019’a kadar Ankara’da yollarından altyapısına, üstyapısından şehir düzenine kadar birçok alanda daha planlı ve daha güçlü bir belediyecilik anlayışı vardı. Ancak geçen yıllar içerisinde yollar eskidi, altyapı yetersiz kaldı ve Ankaralıların yaşam standardı ciddi şekilde geriledi.

NATO Zirvesi öncesinde ise özellikle yabancı heyetlerin geçeceği güzergâhlarda dikkat çekici bir hareketlilik yaşandı. Sıcak asfalt çalışmaları yapıldı, mazgallar yol seviyesine getirildi, yol çizgileri yenilendi, çevre düzenlemeleri kısa süre içinde tamamlandı.

Bu tablo ister istemez şu soruyu sordurdu: Madem bunlar birkaç gün içinde yapılabiliyordu, bugüne kadar neden yapılmadı?

Elbette bu çalışmaların kim tarafından yapıldığı ayrıca araştırılması gereken bir konudur. Eğer Ankara Büyükşehir Belediyesi yaptıysa, bu durum şimdiye kadar neden beklenildiği sorusunu gündeme getirir. Eğer merkezi hükümetin ilgili kurumları, Karayolları veya devletin başka birimleri yaptıysa, bu da Ankara Büyükşehir Belediyesi açısından daha büyük bir eksikliktir.

Her iki ihtimalde de ortaya çıkan sonuç değişmiyor: Ankara, basiretsiz ve yetersiz bir belediyecilik anlayışının elinde yıllarını kaybetmiştir.

Gelelim meselenin ikinci ve daha büyük tarafına.

NATO Zirvesi’nin Ankara’da yapılması, Türkiye’nin uluslararası sistemde ulaştığı seviyeyi göstermesi bakımından son derece önemlidir. Dünyanın önde gelen devlet ve hükümet başkanlarının Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’da bir araya gelmesi, sıradan bir ev sahipliği değil, yeni Türkiye’nin dünyaya verdiği güçlü bir mesajdır.

Bugünden üç-dört yıl öncesine gittiğimizde Türkiye’nin neredeyse her cephede ciddi bir kuşatma ile karşı karşıya kaldığını görüyoruz. Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, İsrail ve bazı Avrupa ülkeleri başta olmak üzere birçok aktör, Suriye üzerinden, YPG üzerinden, Doğu Akdeniz üzerinden Türkiye’ye karşı farklı hesaplar içindeydi.

Birileri Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin güney sınırına terör koridoru kurmayı hedefliyordu. Birileri Libya’da Türkiye’yi denklemin dışında bırakmak istiyordu. Birileri Karabağ’da Azerbaycan’ın Ermenistan karşısında yeniden mağlup olacağını hesaplıyordu. Birileri Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi kendi kıyılarına hapsedeceğini zannediyordu.

Fakat Türkiye bütün bu cephelerde oyunu bozan ülke oldu.

Libya’da Türkiye’nin karşısında yalnızca yerel güçler yoktu. Rusya’nın Wagner unsurları, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, Yunanistan ve farklı küresel aktörler sahadaydı. Buna rağmen Türkiye, Libya’nın meşru hükümetine verdiği destekle Trablus’un düşmesini engelledi. Sadece askeri dengeleri değil, Doğu Akdeniz’deki enerji ve deniz yetki alanları denklemine ilişkin hesapları da değiştirdi.

Karabağ’da yıllarca donmuş gibi gösterilen bir mesele, Azerbaycan’ın kararlı mücadelesi ve Türkiye’nin güçlü desteğiyle yeni bir safhaya taşındı. Türkiye’nin askeri eğitim desteği, savunma sanayi hamleleri, SİHA teknolojisi ve diplomatik duruşu, Azerbaycan’ın sahadaki gücüne güç kattı. Neticede yaklaşık otuz yıllık işgal geriledi, Güney Kafkasya’da yeni bir jeopolitik gerçeklik ortaya çıktı.

Suriye’de ise Türkiye, sınırlarının hemen dibinde kurulmak istenen terör yapılanmasına karşı kararlı bir mücadele verdi. ABD’nin YPG’ye verdiği destek, Rusya’nın sahadaki varlığı, İran’ın desteklediği unsurlar ve Avrupa’nın çelişkili tavırlarına rağmen Türkiye kendi güvenlik önceliklerinden geri adım atmadı. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve benzeri hamlelerle Türkiye, sınır güvenliğini yalnızca masada değil sahada da koruyacağını gösterdi.

Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışarıda bırakarak enerji paylaşımı yapmayı planlayanlar da yanıldı. Türkiye hem sahada hem masada varlığını hissettirdi. Mavi Vatan perspektifiyle deniz yetki alanlarını savundu, Libya ile yaptığı anlaşmayla Doğu Akdeniz denkleminde dengeleri değiştirdi.

Bütün bu cephelerin ortak özelliği şuydu: Birbirine rakip gibi görünen birçok küresel aktör, Türkiye söz konusu olduğunda aynı cephede buluşabiliyordu. Amerika, Rusya, Fransa, İran, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Yunanistan farklı alanlarda farklı pozisyonlarda olsalar da birçok kritik başlıkta Türkiye’nin karşısında aynı çizgide buluştular.

Ama Türkiye geri çekilmedi. Sahada direndi, masada kazandı, diplomasiyle alan açtı, savunma sanayisiyle caydırıcılığını artırdı.

Burada en önemli başlıklardan biri de hiç şüphesiz savunma sanayiidir. Dün ambargolarla terbiye edilmeye çalışılan Türkiye, bugün kendi SİHA’larını, mühimmatını, savaş gemilerini, hava savunma sistemlerini ve milli muharip uçağını geliştiren bir ülke hâline geldi. Savunma sanayiindeki bu dönüşüm yalnızca askeri başarı değil, aynı zamanda diplomatik özgüven kazandırdı.

Bugün Türkiye, sadece gelişmeleri takip eden bir ülke değildir. Türkiye artık gelişmelerin yönünü etkileyen, kriz masalarında hesaba katılan, bölgesel dengeleri değiştirebilen bir aktördür.

İşte NATO Zirvesi’nin Ankara’da yapılması bu açıdan çok anlamlıdır. Bu zirve, Türkiye’nin geldiği noktayı bütün dünyaya gösteren tarihi bir sahnedir. Ankara’da verilen görüntü, yalnızca diplomatik bir protokol görüntüsü değil, yeni Türkiye’nin özgüven fotoğrafıdır.

Bundan sonra Türkiye’nin yapması gereken, savunma sanayiinde yakaladığı ivmeyi yazılım, yapay zekâ, siber güvenlik, enerji teknolojileri ve yüksek katma değerli üretimle desteklemektir. Çünkü geleceğin dünyasında yalnızca askeri güç değil; teknoloji, veri, yazılım ve üretim kapasitesi de belirleyici olacaktır.

Sonuç olarak NATO Zirvesi bize iki şeyi göstermiştir. Birincisi, Ankara’nın daha iyi yönetilmeyi hak ettiğidir. İkincisi ise Türkiye’nin artık eski Türkiye olmadığıdır.

Bugün Türkiye; Libya’da, Suriye’de, Karabağ’da, Doğu Akdeniz’de ve savunma sanayiinde verdiği mücadeleyle dünyaya yeni bir gerçeklik kabul ettirmiştir. Bu gerçekliğin adı güçlü Türkiye’dir.

Bu süreçte başta Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere, Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesine omuz veren herkese teşekkür etmek gerekir.

İnşallah bu zirve bir son değil, yeni bir dönemin başlangıcı olur. Savunma sanayiinde yakaladığımız çıkışı yazılım ve teknolojiyle harmanlayarak daha güçlü yarınlara ulaşacağımıza inanıyorum.

Kalın sağlıcakla.

Yazar