Zaten Öngörülen Dış Ticaret Açığı…
Ağustos 7, 2017
Kürt Bağımsızlığında Kartlar Dağıtılıyor
Ağustos 14, 2017

Ne zaman Kuzey Irak ile ilgili bir konu ortaya çıksa, hemen 1926 Ankara Andlaşması’ndan, Musul petrollerinden ve Türkiye’nin haklarından bahsedilir. Yapılan yorumlara, söylenen sözlere bakıldığında birinin de ‘’şu antlaşma hükümlerine bir açıp bakayım’’ dediğini göremezsiniz.

***

Bugünlerde de yine aynı yazıların, mülakatların hızlı şekilde medyada dolaştığını görüyoruz. Şimdiki gündem de Kuzey Irak Kürt Bölgesi’nin bağımsızlık referandumu…

Her şeyden önce belirtelim ki, şu aşamada referandum sonucunda bağımsızlık ilan edecek bir Kürt Devleti, ne yazık ki ABD ve İsrail’in kontrolünde olan, halkının aksine İslami değerlerle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir uydu devlet olmaktan öteye gidemeyecektir. Bu itibarla, bu yazıda okuyacaklarınız konuya ilişkin politik bir analiz değil, bir uluslararası hukuk analizi olacaktır.

Meseleye şöyle bir baktığımızda bugün konuya ilişkin birçok iddia ortaya atıldığını görüyoruz. İddiaların ilki ve hukuki açıdan en temelsiz olanı, ‘’Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt Devleti kurulursa, 1926 tarihli Ankara Antlaşması geçersiz olur ve ‘statüko ante’ye dönülür; Türkiye, ‘Musul ve Kerkük benimdir’ diyerek bölgeyi ele geçirebilir’’ şeklindeki iddiadır. Gönül, elbette Musul ve Kerkük’ün Türkiye’ye ait olmasını arzu ediyor ancak daha çok ‘’ulusalcı’’ olarak adlandırılan kesimin ortaya attığı bu iddianın uluslararası hukuk açısından bir dayanağı bulunmamaktadır.

Öncelikle bu ‘’statüko ante’’ nedir, onu açıklayalım. Bu ifade, en basit tanımlama ile ‘’eski durum’’ olarak ifade edilebilir. Uluslararası hukukta da aktif veya pasif gelişen yeni bir hadisenin, mevcut durumu eskiye döndürmesi anlamına gelir.

Bir kere belirtmek gerekir ki, uluslararası hukukta ‘’devletlerin ardıllığı’’ müessesesi mevcuttur. Yani, bir devletin tamamı veya bir bölümü ortadan kalkıp, yerine yeni bir devlet ortaya çıktığında çeşitli konularda eski ve yeni devlet arasında halefiyet ilişkisi ortaya çıkar.  Bu ilişkinin en çok yoğunlaştığı konu da uluslararası andlaşmalardır. Devletlerin andlaşmalara halefiyeti meselesi, 1978 yılında akdedilen “Devletlerin Andlaşmalara Ardıl Olması Sözleşmesi’nde düzenlenmiştir. Bir devletin ortadan kalkması halinde o devletin taraf olduğu andlaşmalar, kendiliğinden yürürlükten kalkmaz. Devletlerin andlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklere halefiyeti şunu ifade eder: Bir devletin tamamı veya bir kısmı ortadan kalkıp da yerine yeni bir devlet kurulduğunda, bu yeni devlet (halef devlet), selef devletin (ortadan kalkan devletin) yaptığı anlaşmaların hangisiyle bağlı olacak hangisiyle bağlı olmayacaktır? Bu hususu anlatır.

Ortaya çıkan yeni devletin ortaya çıkma şekilleri birden çok olsa da fazlaca teknik detaya boğulmadan konumuza ilişkin olan ‘’bölünme’’ yöntemiyle yeni devlet oluşumu hususunu irdeleyelim. Bölünme, 1978 Sözleşmesi’nin 34. maddesinde düzenlenmiştir. Bölünmeden kasıt şudur: A devleti vardır. Bir süre sonra A devletinin içinden bir başka devlet çıkmakta, bir bölge kopmakta ve yeni bir devlet oluşmakta ve A devleti de var olmaya devam etmektedir. Yeni ortaya çıkan devlet B, zamanında A devletinin yaptığı andlaşmalarla bağlı olacak mıdır, olacaksa hangi andlaşmalarla bağlı olacaktır? Kural olarak B, isterse önceden yapılan bu andlaşmaya taraf olur isterse olmaz. Ancak bunun istisnaları vardır: Birincisi objektif statü yaratan andlaşmalar; ikincisi ülkesel statü yaratan andlaşmalar. İstisnadan kastedilen şudur: B devleti, rızası olsa da olmasa da bu sayılan özelliklerdeki iki andlaşmaya haleftir. Bunlardan objektif statülü andlaşma kuralı, tam da konumuza ilişkindir. Sınır andlaşmalarının başını çektiği bu andlaşmalar herkese karşı ileri sürülebilen andlaşmalardır.

Yani Kuzey Irak’ta kurulacak olası bir bağımsız Kürt Devleti, 1926 Ankara Andlaşması ve 1946 Dostluk Andlaşması ile bağlı olacaktır. Yani, bu andlaşmaların yürürlükten kalkması, statüko anteye dönülmesi gibi bir durum kendiliğinden ortaya çıkmaz. Zira, her iki andlaşma da sınır hükümleri ihtiva eden objektif statülü andlaşmalardır. O halde eğer referandum sonrası ortaya çıkan Kürt Devleti bu andlaşma hükümleri hilafına sınırları değiştirecek bir girişimde bulunmazsa Türkiye’nin bölgeye girip Musul ve Kerkük’ü alma gibi bir yetkisi de olamayacaktır. Ancak bu husus dışında oluşabilecek güvenlik kaygıları sonucunda, Türkiye’nin önleyici meşru müdafaa hakkını doğuracak fiili bir gelişme olursa, adı geçen andlaşmalarda belirlenen sınırlara zarar verilmemiş olsa dahi Türkiye, silahlı müdahale de dahil tüm seçenekleri harekete geçirebilecektir.

Gelelim bir diğer iddiaya… Bu iddiaya göre de 1926 Andlaşması’nda Musul ve Kerkük, ‘’ancak Irak’ın toprak bütünlüğüne zarar gelmemesi’’ kaydıyla Irak’a bırakılmıştır. Bu iddia da hukuki temelden yoksundur. Zira, böyle bir ifade sanıldığının aksine adı geçen andlaşmaların hiçbirinde bulunmamaktadır. Böyle bir yorum da andlaşmaların lafzına aykırılık teşkil edecektir. 1926 tarihli andlaşmanın 5. Maddesinde ‘’sınır çizgisinin kesinliği ve bölünmezliği’’ kabul edilmiştir. Bu ifade’nin Irak’ın toprak bütünlüğüne atıf yaptığını söylemek hukuki açıdan olanaklı değildir. Çokça ifade edilen 1946 tarihli andlaşmanın 1. Maddesi ise, ‘’Andlaşan Taraflar birbirinin ülke bütünlüğüne ve 1926 tarihli Andlaşma ile belirtilmiş ve çizilmiş olan aralarındaki hududa riayet etmeyi taahhüt ederler.’’ şeklindedir. Bu ifade her iki tarafa da genel geçer bir toprak bütünlüğüne uyma yükümlülüğü getirmektedir. İddia edildiği gibi Türkiye’ye bir referandum sonrası ilave bir gelişme olmaksızın tek taraflı bir müdahale hakkı vermemektedir. Aynı andlaşmanın 6 numaralı Ek Hudut Protokolü’nün 11. Maddesi de şu şekildedir: ‘’Anlaşan Taraflar hudut bölgelerinin öteki Tarafın güyenlik ve ülke bütünlüğüne karşı yönetilecek hareketler için kullanılmasına, her birinin kendi toprağında kendi takdirine bırakılan, uygun tedbirlerle engel olmayı karşılıklı olarak taahhüt ederler.’’ Bu madde ise oldukça açık bir şekilde her devlete, kendi topraklarında uygun gördüğü tedbirleri uygulama yetkisi vermektedir. Yani Irak, Türkiye’ye karşı olası tehlikeleri engellemek amacıyla kendi sınırlarında tedbir alacak, Türkiye’de Irak’a yönelik tehlikeleri bertaraf etmek için sınırları dahilinde tedbir alacaktır. Bu maddeye istinaden Türkiye’nin referandum sonrası otomatik bir müdahale hakkının doğacağını söylemek hukuken yanlıştır. Aynı andlaşmanın 12. Maddesi de benzer bir hüküm ihtiva etmektedir.

Şimdi gelelim Türkiye’nin olası senaryolarda atabileceği adımlara…

  • Referanduma engel olmak: Referanduma kalan süre de dikkate alındığında, bu ihtimalin zor bir seçenek olduğu gözüküyor. Rusya gibi bazı güçlü devletlerin de ‘’Kürtlerin self determinasyon hakları olduğu’’ yolundaki beyanları dikkate alındığında Türkiye’nin tek başına bunu yapması pek mümkün görünmüyor.
  • Referandum sonucunu tanımayarak Kürt bölgesine girip, Musul ve Kerkük gibi şehirleri de içine alacak biçimde kuvvet kullanımı gerçekleştirmek: Bu seçeneğin ise iki boyutlu ele alınması gerekir. Eğer Türkiye, önleyici meşru müdafaa doktrini üzerine bir devlet politikası ortaya koyarsa, bu seçenek hukuki dayanağı da olan bir girişim olacak ve kuvvet kullanımı yasağını ihlal etmemiş olacaktır. Türkiye’nin, önleyici meşru müdafaa tezini ortaya koyarken PKK terör örgütünün bölgede palazlanacağı ve Türkiye’ye dönük saldırılarını artıracağı savına dayanması gerekir. ‘’Bush Doktrini’’ olarak da adlandırılan ve 2001 yılında özellikle süper güçlerin savaş gerekçesi olarak kullandığı bu doktrin Türkiye için de önemli bir hukuki zemin olacaktır. Ancak Türkiye’nin böyle bir askeri müdahalesinin dünya siyasetinde çok ciddi yankıları olacağı da bir gerçektir. Zira şu an başta ABD ve Rusya olmak üzere bölgeye gözünü dikmiş büyük devletler, böyle bir girişim karşısında sessiz kalmayacaktır. Çünkü Kuzey Irak yönetiminin zaten bu referandum kararını alabilmesi için, adı geçen devletlerin icazetini aldığı rahatlıkla söylenebilir. Bu sebeple BM de dahil olmak üzere Türkiye, çeşitli devlet ve uluslararası örgütlerin siyasi ve ekonomik ambargosuna maruz kalabilecektir.

Bu seçeneğin bir diğer boyutu ise yukarıdan beri yaptığımız analizlerde geçen savlar doğrultusunda Türkiye’nin bir politika izlemesidir. Yani, Türkiye eğer 1926 ve 1946 tarihli andlaşmalara dayanarak bir askeri müdahalede bulunursa, bu müdahalenin hukuki bir zemini olmayacaktır. Hukuki zemin olmadan yapılacak bir müdahalede çok daha olumsuz askeri ve ekonomik sonuçlarla karşı karşıya kalınabilir.

  • Referandum sonucu oluşan bağımsız Kürt Devleti’ni tanımak: Bu seçenek Türkiye’nin asırlık ‘’casus belli’’ politikasını bir yana bıraktığı anlamına gelir ki şu anki konjonktürde uzak bir seçenek gibi gözükmektedir. Her ne kadar tanıma, bir devletin oluşumu için hukuki bir koşul olmasa da günümüzde uluslararası toplum nezdinde bir oluşumun devlet olarak kabul görmesi için önemli bir enstrümandır. Türkiye’nin olası bir tanıma refleksi oldukça şaşırtıcı olacak olsa da bölgedeki petrol rezervleri üzerinde ciddi bir kazanım elde etme ihtimaline de yol açabilir. Oluşacak yeni devletin, Türkiye’nin kendisini tanıması karşılığında petrol ticaret hacminin tamamını Türkiye üzerinden mevcut ve yeni boru hatları üzerinden gerçekleştirmesi de kayda değer bir ihtimal olabilir. Böyle bir durumda Türkiye, bir koridor olmanın ötesinde iç tüketime dönük de ciddi bir ekonomik fayda edinebilir.

 

Sonuç olarak, 25 Eylül 2017’de yapılacak bağımsızlık referandumunun bölge siyasetini önemli ölçüde karıştıracağı ifade edilebilir. Bu karışıklıktan en fazla etkilenecek devlet de şüphesiz Türkiye’dir. Türkiye, bu konuda ulusalcıların şahin beyanlarıyla hareket etmek yerine devlet ciddiyetine yakışır biçimde, realiteye uygun hareket etmek durumundadır. Cumhurbaşkanımız Sn. Erdoğan’ın da konuya ilişkin ortaya koyacağı politikaların, öncelikle hukuki zemine oturtulacağı ve elbette bölge Müslümanlarının geleceğini teminat altına alır nitelikte olacağından şüphemiz yoktur.

Bir Cevap Yazın