İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN ULUSLARARARASI GÜVENLİK POLİTİKALARINA ETKİLERİ ve İSLAM DÜNYASI

Oğuzhan Akyener / TESPAM Başkanı

 

ÖZET

 

İklim değişikliği uluslararası güvenlik politikaları kapsamına dâhil edilen ve adım adım bütün dünyayı daha fazla etkisi altına alan bir realitedir. Fakat büyüyen bu tehdit ile mücadele kapsamında, küresel bazda etkin ve başarılı bir ortak politika ortaya koyulamamıştır. Mevcut girişimler ise yeteri kadar farkındalık oluşturamadığı gibi, yerine göre gerçek anlamda uygulanabilir ve/veya adil de değildir.

Öncelikle küresel ısınmanın asıl müsebbibi zaten kendisini “gelişmiş” olarak tanımlayan ülkelerdir. Bu ülkeler fütursuzca giriştikleri sömürü yarışında, kanla kopardıkları kaynakları bencilce kendi sanayi, teknoloji ve altyapılarını güçlendirmekte kullanmışlar ve küresel ısınmayı tetiklemişlerdir. Şimdi de, bu süreçten kendileri de zarar görecek diye, sahip oldukları teknolojik ve finansal avantajlar doğrultusunda bütün dünyaya CO2 salınım politikaları telkinlerinde bulunmaktadırlar. Fakat bu telkinler ne yazık ki doğru hedefler olsa da, adil ve uygulanabilir olmadığı için makul değillerdir.

Ortaya koyulan CO2 hedefleri adil değildir, çünkü her ülke ve toplum aynı şartlara ve fırsatlara sahip değildir. Ayrıca sözde “gelişmişler” tarafından, “gelişmemiş”lere yönelik yapılan göstermelik birkaç proje ve yatırım da adaleti tesis etmek ve yeterli algı oluşturmak için kâfi değildir. Öte yandan makul da değildir, çünkü fakir toplumlardaki refah seviyesi ve nüfus artışı karşısında oluşan enerji açlığını bastırmak için yeterli kaynak, finans ve teknik altyapı mevcut değildir.

Küresel nüfus artış oranları incelendiğinde, gelecekteki nüfus artışındaki en büyük paya sahip olan sosyal yapı fakir ve orta seviyedeki toplumlardır. Öte yandan mezhepsel bir yaklaşımda bulunulduğunda ise, yüksek nüfus artışı ve sahip olduğu genç oranı ile İslam dünyası bu denklemdeki en etkin değişken olacaktır. Bu perspektiften bakıldığında, İslam dünyası ekonomiden, kalkınmaya, enerji tüketiminden, CO2 salınımına kadar her alanda küresel dengeler üzerinde gittikçe artan bir etki oranına sahip olacaktır. Bu sebeple, İslam dünyası merkezli bir iklim değişikliği politikası, hem İslam dünyasındaki güvenlik risklerinin bertaraf edilmesi, hem de küresel bazdaki politikaların daha etkin ve adil uygulanması için önemlidir.

Öte yandan, İslam dünyası için de küresel ısınma uzun vadeli gibi görülse de, çok önemli bir tehdittir ve bu minvalde ancak ortak mücadele ile başarı sağlanabilecektir.

Bu durumun idraki ile bu çalışmada, öncelikle iklim değişikliğinin uluslararası güvenlik politikalarını nasıl etkilediğinden bahsedilerek, mevcut politikaların etkisi ele alınmıştır. Ardından, enerjinin küresel ısınmadaki rolüne değinilmiş ve iklim değişikliği süreçleri İslam dünyası perspektifinden incelendikten sonra, uygulanabilir bazı stratejik hedeflerden bahsedilmiştir.

Anahtar Kelimeler: İlkim Değişikliği, Güvenlik, Küresel Tehditler, İslam Dünyası

 

ABSRACT

 

Climate change is a reality that is included in the scope of international security policies and gradually affects the whole world. However, a globally effective and successfully joint policy that combats this threat has not been put forward. On the other hand, existing initiatives do not create enough awareness, and they are not applicable in real life and / or fair, depending on the region to be applied.

First of all, the real causes of global warming are the countries that define them as “developed”. In the race for colonialism, these countries selfishly used the resources that they had plucked with blood to strengthen their industry, technology and infrastructure, and naturally triggered global warming. Now, their technological and financial advantages make the whole world inculcate CO2 emission policies, in case they will suffer from this process. But while these suggestions are unfortunately correct targets, they are not reasonable for a fair and viable response.

The proposed CO2 targets are unfair because none of the countries and societies do not have the same conditions and opportunities. In addition, a few projects and investments made by the so-called “developed” for the “undeveloped” are not enough to establish justice and create sufficient perception. On the other hand, energy is also unreasonable because there are not enough resources, financial and technical infrastructure to suppress the welfare level and hunger of the population in poor societies.

From the social sight, the largest population growth will be occurred by the poor and middle-level societies. On the other hand, from the religious perspective, the Islamic world will be the most effective variable in this equation with its high population and the proportion of young people it has. From this view, the Islamic world will have an increasing impact rate on the global balances; from economy to development and from energy consumption to CO2 emissions. For this reason, an integrated climate change policy in the Islamic world is important both for the elimination of security risks of the Islamic world and for a more effective and applicable global CO2 policies.

On the other hand, although global warming seems to be a long-term security risk for the Islamic world, it is a strategic issue where success will only be achieved through a joint struggle.

From this view, in this study, after mentioning the priority of climate change effects on security policies, the real impact of the existing policies was discussed. Then, the role of energy in global warming was analyzed and after examining the climate change processes from the perspective of the Islamic world, some applicable strategic goals also were mentioned.

Bunu mu demek istediniz? Anahtar Kelimeler: İklim Değişikliği, Güvenlik, Küresel Tehditler, İslam Dünyası

Keywords: Climate Change, Security, Global Threats, Islamic World

 

GİRİŞ

 

İklim değişikliği bütün dünya nezdinde artan etki oranları ile birlikte en önemli gündem maddeleri arasında yer almaya başlamaktadır. Her ne kadar bazı devletler bu minvalde alınabilecek önlem paketlerini realist ve birazda pragmatist kaygılar ile ikinci plana atabilseler de, küresel ısınmanın neticeleri yavaş yavaş bütün dünyayı etkileyecektir. Bu etkiler, uzun vadeli projeksiyonlarda kurgulanan ekonomik büyüme denklemlerinden, sosyolojik altyapıya kadar birçok beklentiyi ve ilgili politik hedefleri alt üst edebilecektir.

Küresel ısınma, her ne kadar çok sayıdaki değişken sebebiyle gerçek anlamda tutarlı simülasyonlar yapılamasa da, şiddetini parabolik bir oranla arttıracak ve dünyanın bazı yerlerinin sular altında kalmasına sebebiyet verirken, birçok bölgenin de yaşanılmaz hale gelmesine yol açacaktır. Bu bağlamda küresel güç dengeleri ile birlikte, bölgesel kurgu ve stratejiler de değişmek zorunda kalacaktır.

Hiç şüphesiz zamanla su kaynakları çok daha önemli hale gelecek, suya ekonomik olarak erişim imkânları dikkate alınarak, su güvenliği hidrokarbon kaynakların dahi ötesinde zikredilen bir terim olarak popüler literatürde yerini alacaktır.

Küresel ısınma neticesinde, artan sıcaklığın tetikleyeceği kuraklık, gıda güvenliği konseptini de yine en stratejik uluslararası argümanlardan bir tanesi haline getirecektir.

Bu perspektiflerden bakıldığında, iklim değişikliği her ne kadar önüne geçilemez bir yapıda ilerleyişini sürdürse de, en azından ülkelerin ve siyasi birlikteliklerin uzun vadeli stratejik önlemler geliştirdiği ve zamanla toplumsal sinir uçlarına daha fazla temas etmesiyle önemi daha da ayyuka çıkacak bir ulusal güvenlik argümanı olarak karşımızdadır.

Özellikle, küresel bir tehdit olması hasebiyle, iklim değişikliği ile mücadele ve bu mücadele çerçevesinde, CO2 salınımının azaltılmasına yönelik hedefler başarılamasa da, birçok ülkenin bir araya gelerek, bu bağlamda ortaya ortak öneriler ve uzun vadeler politikalar koyabilmesi çok önemlidir. Çünkü bu; sebebi ve etkileri bütünsel bazda işleyen bir süreçtir.

İklim değişikliğiyle mücadele kapsamında birçok uluslararası etkinlik tertip edilmiş ve istenilen ölçülerde uygulanamasa da, ortak kararlar alınmıştır.  Bu ortak kararlar genellikle CO2 salınımının azaltılmasını merkeze alan fakat bağlayıcı olamadığı gibi, “gelişmemiş” ve “gelişmekte olan” şeklinde tabir edilen ülkeler ve toplumlar nezdinde adil olarak algılanabilecek kabul edilebilirlikte de değildir. Çünkü kendilerini “gelişmiş” olarak niteleyen toplum ve devletlerin birçoğu zaten 18. Yüzyıldan bu yana “gelişmemiş” toplumların hidrokarbon kaynaklarını sömürerek, sanayilerini geliştirmiş, yüksek teknolojik ve ekonomik imkânlara ulaşmış ve küresel ısınmanın asıl müsebbibi olmuşlardır. Gelinen noktada da, ilgili sözde gelişmiş bencil medeniyetler,

  • Sahip oldukları yüksek teknoloji ve finansal imkânlara bakarak, kendileri gibi bütün dünyanın da CO2 salınımını azaltıcı önlemleri uygulamasını,
  • Bu sayede küresel ısınma trendinin azaltılmasını,
  • Bu bağlamda bütün dünyanın da yine kendilerince üretilen yeni teknolojileri satın almak durumunda kalmasını,
  • Bu sayede küresel yönetim basamaklarında her daim en üst seviyede kalabilmeyi hedeflemektedirler.

Uluslararası toplumun idrakine arz edilen bu yaklaşım, kesinlikle adil değildir. Adil olmadığı için de uygulanabilir değildir. Eğer “gelişmiş” kategoride tanımlanan devletler iklim değişikliği ile gerçek anlamda bir mücadele arzu ediyorlar ise, bu kapsamda “gelişmemiş” olarak tanımladıkları toplumların üzerlerindeki finansal yükü omuzlamak durumundadır. Aksi takdirde sömürgeci ve bencil zihinlerin, kirli niyetleri ile ortaya attıkları sözde çevreci ifadeler ve politik kurgular, dünyanın daha da yaşanmaz bir hal almasının önüne geçemeyecektir.

Bu bağlamda hiç şüphesiz, anti-emperyalist ve adil bir çizgide dış politika ortaya koyan ve gerçek anlamda mazlumların yanında olmaya çalışan Türkiye’nin ve Türkiye’nin medeniyet coğrafyası olarak nitelendirilen İslam dünyasının durumu çok önemli ve küresel anlamda belirleyicidir. Çünkü Türkiye’nin haklarını muhafaza niyetiyle öne çıktığı İslam dünyası,

  • Nüfus artışı,
  • Ekonomi,
  • Finans,
  • Teknoloji,
  • Doğal kaynaklar,
  • Enerji tüketimi
  • Ve tüm bunlarla ilintili olarak CO2 salınım potansiyeli projeksiyonları dâhilinde küresel anlamda “en önemli” statüsünü kazanacaktır.

Bu sebeple şimdiden asırlık strateji ve politikalar ile İslam dünyası kendi bünyesinde;

  • Küresel ısınmaya dair global etki projeksiyonları geliştirme,
  • Etki oranlarına göre risk ve avantaj senaryoları kurgulama,
  • Riskleri bertaraf edebilmek için ortak politikalar ortaya koyma,
  • Küresel ısınma ile mücadele kapsamında global çözüm önerilerini bütün insanlığın idrakine arz etme gibi bazı noktalarda entegrasyon süreçlerini hayata geçirmelidir.

Bu pencereden bakılarak, bu çalışmada öncelikle küresel ısınmanın global etkilerinden ve bütün dünya için nasıl bir risk ihtiva ettiğinden bahsedilerek, bu bağlamda İslam dünyasının durumu ve nasıl ortak güvenlik politikaları geliştirebileceği yorumlanacaktır. Öte yandan hazırlanan kurgunun daha realist bir modele oturtulmasının sağlanması için, küresel ısınma ile mücadele kapsamında enerji dönüşümüne dair daha gerçekçi talep ve arz projeksiyonları ile birlikte uzun vadeli beklentiler de bahsedilecektir.

 

KÜRESEL ISINMA İLE YENİDEN ŞEKİLLENEN GÜVENLİK RİSKLERİ

 

Ulusal ve uluslararası güvenlik konspeti gittikçe daha da artan etkileri ile birlikte hayatımızı değiştirmeye başlayan küresel ısınmanın doğurduğu riskler ile yeniden şekillenmektedir. Her ne kadar bu risklerin çoğunluğu farklı bölgelere göre değişiklik gösterse ve genellikle dolaylı etkilere sahip olsa da, aslında küresel anlamda odaklanılması gereken hususlardır.

Bu bağlamda küresel ısınmanın getirdiği ve neden olacağı başlıca risklere aşağıda değinilecektir.

Küresel ısınma ile birlikte, ortalama hava sıcaklıkların artışı neticesinde birçok farklı risk ortaya çıkacaktır. Bunları ana başlıklar altında incelediğimizde:

  • Mevsimlerin dönüşümü neticesinde ortaya çıkan / çıkacak riskler:
    1. Yaşam Kalitesi: Yükselen sıcaklık ve ısı dalgaları öncelikle genel olarak yaşam koşullarını, hava kalitesini, biyolojik yapıyı etkileyecektir.
    2. Gıda Güvenliği: Yağış periyot ve miktarlarına bağlı olarak, kuraklaşan toprağın da etkisi ile tarımsal ürün çeşitliliği bozulacaktır. Bu direkt olarak ulusal gıda güvenliğini etkileyecek önemli bir problem halini alacaktır.
    3. Sosyal Psikoloji: Toplum psikolojisi mevsimlerin dönüşümü, giderek azalan sonbahar ve ilkbahar gibi ara mevsimlerin olmayışı gibi sebepler neticesinde negatif etkilenecektir.
    4. Afetler: Mevsimlerin dönüşümü neticesinde ortaya çıkacak olan daha fazla doğal afet yaşam koşullarını, ekonomiyi, ulaşımı, üretimi, enerji arzını ve dolayısı ile güvenliği negatif etkileyecektir.
    5. Yetersiz Su Kaynakları: Artan su ihtiyacına karşın azalan tatlı su kaynaklarının ihtiyacı gidermeden yetersiz kalışı, petrol kaynaklarında tecrübe ettiğimiz gibi, su güvenliğini en önemli uluslararası güvenlik argümanı haline getirecektir. Su kaynakları için ülkeler birbirleri için savaşabilecekler ve bu durumdan uluslararası sistem ciddi anlamda etkilenecektir. Bu bağlamda daha 2050’lere gelmeden dünyadaki tatlı su arzının talebi karşılamadığı ve büyük huzursuzlukların başladığı görülebilecektir. Bu bağlamda, Orta Doğu, Çin, Güney Afrika, ABD ve Orta Asya gibi ülke ve bölgeler öncelikli risk ihtiva eden yerlerdir.
    6. Elektrik Üretimi: Ayrıca suyun ve dolayısı ile su yönetiminin daha önemli hale gelmesi, HES gibi sudan enerji üreten sistemlerin daha dikkatli ve enerji üretiminden ziyade verimli su tüketimini merkeze alan bir anlayış ile kullanılması anlamına gelecektir. Bu da HES’lerden daha az elektrik üretilmesine neden olacağından, bu alandan doğacak açığın başka kaynaklardan karşılanması gereği ortaya çıkacaktır.
    7. Elektrik Arz Güvenliği: Artan soğutma ihtiyacı sebebiyle ihtiyaç duyulan elektrik enerjisi talebi de yükselecektir. Tabii yenilenebilir enerji yatırımları ve arz kapasitesi artan talebi karşılamada yetersiz kalması durumunda, yine hidrokarbon kaynaklara yönelim tetiklenebilecektir. Öte yandan, arz sağlanabilse dahi, mevcut elektrik dağıtım sistemleri artan yükü kaldırmak için yeterli olmayabilecektir. Bu da yeni yatırımlara ihtiyaç duyulacağı anlamına gelmektedir. Bu hem enerji arz güvenliğini hem de ekonomik güvenliği etkileyecek sonuçlar doğuracaktır.
    8. Nükleer Tesisler: Nükleer santraller ve su ile soğutma gerektiren nükleer madde ve silahların operasyonel maliyetleri, suya erişimin zorlaşması sebebiyle artacaktır. Bu da askeri anlamda yeni riskler oluşması anlamına gelecektir.
    9. Biyolojik Güvenlik: Artan sıcaklıklar sebebiyle risk ihtiva eden sinek ve böcek türlerinin dünyanın farklı yerlerine de yayılması söz konusu olabilecektir. Bu durum hem insan sağlığını negatif etkileyecek, hem salgın ihtimallerini arttıracak, hem de tarımı negatif etkileyecektir.
    10. Orman Güvenliği: Artan sıcaklıklar orman yangınlarının da daha kolay çıkmasına sebep olacak, yavaş yavaş tarım ürünlerine ek olarak, diğer doğal bitki örtülerinin de yok olmasına zemin hazırlayacaktır. Zaten bu süreç bir döngü şeklinde küresel ısınmanın negatif yönlü ivmesini de arttıracaktır.
    11. Biyolojik Çeşitlilik: Ormanlarda ve denizlerdeki sıcaklık artışları ilgili habitatları da negatif etkileyecektir.
  • Buzulların erimesi neticesinde ortaya çıkan / çıkacak olan riskler:
    1. Göç Riskleri: Artan su hacmi ile yükselen deniz seviyesi birçok şehrin ve mevcut yatırımın sular altında kalmasına sebep olacaktır. Bu etki büyük ekonomik ve sosyal riskleri beraberinde getirecek, göç vb. süreçleri ivmelendirecektir. Örnek vermek gerekirse, yaklaşık 165 milyon insanın yaşadığı (aynı zamanda Müslüman bir ülke olan) Bangladeş’in sahip olduğu nüfusun neredeyse yarısı deniz seviyesine yakın kotlarda ikamet etmektedir. Bu sebeple olası bir deniz seviyelerindeki yükseliş, ciddi anlamda göçün tetiklenmesi anlamına gelecektir. Suriye iç savaşı süresince gerçekleşen 5 milyondan fazla mültecinin dünya için büyük krizlere sebep olduğu düşünülürse, olası bir iklim değişikliği tetiklemesi ile yaşanabilecek göç dalgalarının etkilerini tasavvur etmek hiç de zor olmayacaktır. Çünkü mevsime göre değişiklik göstermekle birlikte, tahminlerimize göre 2100’lü yıllara gelindiğinde, deniz seviyesinde yaşayan nüfus dünya genelinde 1,5 milyar seviyelerini geçecektir. (Not: Bu projeksiyonlarda küresel ısınma sebebiyle karasal alanlardaki yaşam kalitesinin daha da fazla düşeceği varsayımlara eklenmiştir.) Öte yandan nüfus oranından ziyade, sanayi ve üretim zincirlerinin, büyük lojistik üslerin büyük oranda deniz seviyelerinde kurulu olduğu / olacağı göz önüne alınırsa, sürecin dolaylı etkileri çok daha yıkıcı seviyelerde olabilecektir. Göç riskleri hususunda hem göç veren hem de göç alma olasılığı taşıyan ülkeler risk altındadır.
    2. Tatlı Su Kirliliği: Tuzlu suyun yükselişi, birçok yer üstü ve yer altı tatlı su kaynağının da tuzlanmasına ve bu sebeple, küresel tatlı su kaynaklarının daha da hızlı azalmasına sebep olacaktır. Bu durum belli bölgelerin direkt olarak “yaşama elverişli olmayan yer” statüsü kazanmasını sağlayacaktır.
    3. Afetler: Okyanuslar içindeki su tuzluluk dengeleri ve iklimsel etkiler, akıntı yönlerini ve basınç dinamiklerini değiştirecek, bu da daha etkili iklimsel farklılaşımlar ile birlikte, çok daha yıkıcı afetlerin önünü açacaktır. Örnek vermek gerekirse, ABD kıyı şehirlerini vuran kasırgaların çok daha yoğun, sık ve şiddetli gerçekleşmesi, ABD ekonomisinde çok derin yaralar açacaktır.
    4. KBRN Güvenliği: Buzullar içinde çözünmüş olan olası biyolojik tehditlerin dünyaya yayılarak, yeni salgını tetiklemesi KBRN alanı dâhilindeki riskleri arttıracaktır.
    5. Çatışma Riskleri: Buzulların erimesi ile ortaya çıkan yeni kara parçaları üzerindeki hak iddiaları, yeni çatışma ihtimallerini beraberinde getirecektir. Özellikle ABD ve Rusya arasında yeni gerilimler yaşanacaktır.

İlgili risk kalemleri ve beklentilerinden anlaşılabileceği üzere, bölgesel olarak etki oranı farklılık göstermekle birlikte, bütün dünya genel anlamda iklim değişikliği süreçlerinden negatif olarak etkilenecek ve durum her geçen gün daha da içinden çıkılamaz bir hal alacaktır.

Bu negatif devam eden ve CO2 salınımı ile daha da kötüleşen ilkim değişikliği sürecini tersine çevirmek pratikte hiç de düşünüldüğü gibi mümkün görülmemektedir. Belki de, pek de ilerleme kaydedilemeyen tersine çevirme stratejilerine yapılan finansal desteklerin doğru yerlere yapılmayışı bu bağlamda önemli bir etmendir. Öte yandan, iklim değişikliğinin yol açacağı negatif etkilere karşı önlem mahiyetinde ortak bir politika geliştirilmesi ve CO2 salınımına yönelik daha adil ve pratikte uygulanabilir hedefler koyulabilmesi daha faydalı olacaktır.

CO2 salınımı ve enerji tüketimi ile ilişkisi aşağıdaki bölümlerde incelenecektir. Bunların yanı sıra, hiç şüphesiz iklim değişikliği ile mücadele politikaları kapsamında göz ardı edilen “gelişmemiş” kategorisindeki ülkelerin bu bağlamda gerekli hamleleri yapabilecek teknik ve finansal kapasiteleri de yetersiz olduğu için, yine bu süreçten kaynaklı yaşanması beklenilen en büyük sıkıntıları bunlar yaşayacaklardır. Bu sebepledir ki, ortaya bütün insanlığı adil bir şekilde düşünen bir modelin koyulabilmesi çok önemlidir. Aksi takdirde, pragmatist Batı aklı bu süreci yönetmekte başarısız olacaktır. (Tabii tamamıyla insanlık dışı çözüm yollarını (pandemi gibi!) hayata geçirmeye çalışmazlarsa!)

İlgili riskler dâhilinde tarafımızca hazırlanan uzun vadeli (2100) projeksiyonlara göre en riskli ülkelerden bazılarına aşağıda yer verilmiştir.

  • Artan sıcaklık nedeniyle oluşan risklerden en çok etkilenecek ülkeler: Hindistan, Japonya, Almanya, Filipinler, Kanada, Pakistan, Bangladeş, Tayland, Myanmar, Vietnam, Nepal, Kenya, Nijerya, Kazakistan ve Rusya olacaktır.
  • Deniz suyunun yükselmesi nedeniyle oluşacak risklerden en çok etkilenen ülkeler: Bangladeş, Irak, Mısır, Çin, ABD, Rusya, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya, Almanya, İspanya, Tunus, Libya, İran, Kuveyt, BAE, Singapur, Brezilya, Arjantin, Tayland, Malezya ve Endonezya olacaktır.
  • Hazar gibi dışa bağlantısı olmayan deniz ve göllerde de suyun çekilmesi söz konusu olacaktır.

 

KÜRESEL ISINMA İLE MÜCADELE KAPSAMINDA ORTAYA KOYULAN ÖNERİLER NE DERECE UYGULANABİLİR?

 

Yukarıdaki bölümlerde de bahsedildiği üzere, dünyanın ortak bir iklim değişikliği politikası belirleyerek, entegre adımlar atması ve her ülkenin bu minvalde üzerine düşeni yaparak, toplumunu bilinçlendirmesi, CO2 salınımını azaltıcı yaptırım ve uygulamaları hayata geçirmesi gereklidir. Fakat nasıl? Her ülkeden aynı oranlarda CO2 salınımını düşürmesini beklemek, yenilenebilir enerji yatırımlarına yönelmesini istemek, endüstriyel gelişim süreçlerini sekteye uğratacak taleplerde bulunmak ne kadar mantıklı ve makul istekler olacaktır?

Diğer taraftan liberal görünümlü realist dünya düzeni, büyük ve acımasız bir yarış içerisinde, yerine göre sömürüden, soykırıma, terörizmi örtülü destekten, diğer ülkelerin iç işlerine müdahaleye kadar çıkarları doğrultusundaki her türlü kirli usulü mubah görürken, “gelişmemiş” olarak nitelendirilen ülkelerden “CO2 salınımı hedefleri” gibi üst sınıf isteklerde nasıl bulunabilecektir?

Her ne kadar iklim değişikliği ile mücadele kapsamında; Kyoto protokolü, Kopenhag Uzlaşma Metni, Paris İklim zirvesi gibi birçok uluslararası toplantı ve akabinde imzalanan anlaşmalar yapılmış olsa da, görünen bu bağlamda pek de kayda değer bir yol kat edilemediğidir.

Bu bağlamda yine de Paris İklim Zirvesi en etkin toplantı olarak kayda geçmiştir. Bu zirve neticesinde imzalanan

“Paris Anlaşması’nın, BMİDÇS ile karşılaştırıldığında en belirgin özelliği, tüm ülkelerin katkılarına dayanacak bir sistem öngörülmüş olmasıdır. Anlaşma, iklim değişikliğiyle mücadelede gelişmiş/gelişmekte olan ülke sınıflandırmasına ve tüm ülkelerin “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler” ilkesi tahtında sorumluluk üstlenmesi anlayışına dayandırılmıştır. Gelişmiş/gelişmekte olan ülke sınıflandırmasının yapılabilmesi için bir kıstas belirlenmemiş; herhangi bir farklılaştırmaya da gidilmemiştir.

Paris Anlaşması, 2020 sonrası süreçte, iklim değişikliği tehlikesine karşı küresel sosyo/ekonomik dayanıklılığın güçlendirilmesini hedeflemektedir. Paris Anlaşması’nın uzun dönemli hedefi, endüstriyelleşme öncesi döneme kıyasen küresel sıcaklık artışının 2°C’nin olabildiğince altında tutulmasıdır. Bu hedef fosil yakıt (petrol, kömür) kullanımının tedricen azaltılarak, yenilenebilir enerjiye yönelinmesini gerektirmektedir.

İklim değişikliği ile mücadele bağlamında Anlaşma, ulusal katkılar, azaltım, uyum, kayıp/zarar, finansman, teknoloji geliştirme ve transferi, kapasite geliştirme, şeffaflık, durum değerlendirmesi konularına ilişkin uygulama usulleri belirlenmek üzere bir çerçeve oluşturmuştur.

Anlaşma, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine maruz kalan ülkelerin uyum ve direnç kabiliyetlerinin artırılması ile sera gazı emisyon azaltım kapasitelerinin yükseltilmesi amacıyla öncelikle gelişmiş ülkelerin, En Az gelişmiş Ülkeler ve Küçük Ada Devletleri başta olmak üzere, ihtiyacı olan gelişmekte olan ülkelere finansman, teknoloji transferi ve kapasite geliştirme imkanları sağlamalarını öngörmektedir. Emisyon azaltımı hususunda Anlaşma, gelişmiş ülkelerin mutlak emisyon azaltımı hedeflerini sürdürmeleri; gelişmekte olan ülkelerin ise emisyon azaltımı hedeflerini yükselterek farklı milli koşulları uyarınca, zaman içinde tüm ekonomiyi kapsayacak yeni, artırılmış hedefler benimsemelerini telkin etmektedir.” (T.C. Dış İşleri Bakanlığı, Paris Anlaşması, 2020)

Fakat ne yazık ki ilgili hedefler gerçekleştirilememiştir. Bunun en büyük sebebi; bu hedeflere ulaşmak için gerekli olan ortak finansal ortamın ve bilinç düzeyinin olmayışıdır. Diğer bir ifade ile:

  • Öncelikle sera etkisine sebep olan CO2 salınımının asıl müsebbipleri zaten ilgili, kendini “gelişmiş” kategorisinde niteleyen devletlerdir.
  • Bu devletler sanayileşme süreçlerinde hiçbir şekilde CO2 salınımına dikkat etmemiş, “gelişmemiş” olarak nitelendirdikleri toplum ve ülkelerin bütün kaynaklarını çok acımasız bir şekilde sömürme yarışına tutulmuşlardır.
  • Sömürü ile elde ettikleri finans ve diğer kaynakları (hammadde ve köle) kullanarak; sanayileşmiş, gelişmiş, yaşam kalitelerini yükseltmiş, (halen adapte olmaya çalışılan, pek de adil olmayan) bu dünya düzenini modelleyerek hayata geçirmişlerdir.
  • 1973 OPEC krizi ile birlikte alternatif enerjileri dikkate almaya başlamışlardır.
  • Buradan başlayarak alternatif enerjiler ile ilgili yeni teknolojiler geliştirmeye çalışmışlardır.
  • Bilimsel teoriler ışığında iklim değişikliğinin artık kendileri için güvenlik riskleri ortaya koymaya başladığını görünce, bu alana yönelmişlerdir.
  • Zamanla daha da şekillenen ve bir politika haline gelen bu model dâhilinde, bütün dünyadan CO2 salınımının düşürülmesini talep etmişlerdir.
  • Fakat ilgili “gelişmemiş” olarak tabir edilen ülkelerin ve fakir toplumların finansal, lojistik ve teknolojik olarak karşı karşıya oldukları enerji açlık seviyesinin, yenilenebilir haplarla bastırılması hiç de mümkün değildir.
  • Öte yandan dünyadaki en büyük enerji tüketicileri olan:
    • ABD için iklim değişikliği politikaları (her ne kadar temiz enerji yatırımları desteklense de) Çin ile mücadelesi göz önüne alındığında ayaklarındaki pranga niteliğindedir. Çünkü mevcut durumda çok daha iyi ekonomik koşullarla üretilebilecek, zengin hidrokarbon rezervlerinin değerlendirilmesi, ABD’yi hem içte hem de dışta daha etkin bir pozisyona taşıyacaktır. Tabii bu makul politikanın Biden ile değişmesi de söz konusu olabilecektir.
    • AB her ne kadar yenilenebilir alanında büyük atılımlar yapsa da, pandemi sebebiyle oluşan ekonomik durağanlık, bu bağlamda ayrılan bütçeleri ve finansman imkânlarını negatif etkilemiştir.
    • Yakın zamanda en büyük enerji tüketicisi konumunu alacak olan Çin, yeterli hidrokarbon kaynaklara sahip olmayışı, uluslararası kamuoyuna pozitif görünme arzusu, hava kirliliğinin insan sağlığını etkileyecek boyutlara ulaşması gibi sebeplerle yenilenebilir kaynaklara önem vermekte fakat diğer kaynaklara yönelimden de vazgeçememektedir. Çünkü artan enerji açlığını bastırmak için tek yolu budur.
    • Hindistan ise büyük bir çözümsüzlük olarak bütün enerji projeksiyonlarını etkilemektedir.
  • Bu perspektiften bakıldığında (aşağıdaki grafiklerden de görülebileceği üzere) dünya nüfus artışındaki en önemli faktörün fakir toplumlar olduğu gerçeğinden yola çıkarak, sosyolojik olarak parabolik bir talep artışı beklenen bu senaryo ile mücadele etmenin çok zor olduğu gerçeği fark edilebilecektir.

Dolayısıyla, iklim değişikliği politikaları kurgularken, gelişmişlik, gelir düzeyi, eğitim seviyesi gibi birçok farklı etmenin de dikkate alındığı, daha gerçekçi ve adil politikalar geliştirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, birkaç pilot projeyle değil, gerçek anlamda destekler ile uluslararası sermayenin ilgili fakir ülkeleri desteklemesi gerekmektedir. Aksi takdirde, kümülatifte hiçbir manası kalmayan birkaç üretim tesisi ile hedeflere ulaşmak mümkün olmayacaktır.

Grafik 1: Dünya Nüfus Projeksiyonları ve Gelir Grupları (Küresel Enerji Görünümü 2100, TESPAM, 2019)

Yukarıdaki grafikten de anlaşılacağı üzere;

  • Orta gelir grubu, düşen bir artış oranı ile büyümektedir.
  • Düşük gelir grubunun artış oranı diğerlerine göre daha yüksektir.
  • Yüksek gelir grubunun nüfusu 2040’lardan sonra azalmaya başlayacaktır.

2050’ler boyunca küresel enerji trendlerinin faklı gelir grupları tarafından farklı oranlarda etkileneceği öngörülmektedir.

  • Düşük gelir grubunun tercihlerinden % 20,
  • Orta gelir grubunun tercihlerinden % 65,
  • Yüksek gelir grubunun tercihlerinden % 15 oranında bir etki düzeyi söz konusudur.

2100’lerde gelir gruplarının enerji tüketimleri üzerindeki etkisinin bir miktar değişmesi beklenmektedir. Bu durumda oluşacak yeni tablo şu şekildedir:

  • Düşük gelir grubunun tercihlerinden % 23,
  • Orta gelir grubunun tercihlerinden % 64,
  • Yüksek gelir grubunun tercihlerinden % 12 oranında bir etkilenme olacaktır.

Nüfus artış oranlarının devam etmesine bağlı olarak, düşük gelir grubunun etkisi küresel dinamiklerde büyük ölçüde artacaktır. Bu nedenle, en yüksek nüfus artış hızı düşük gelir gruplarına aittir.

Tabii bunlara ek olarak senaryoları değiştirebilecek olan diğer etmenlerden bir tanesi de yenilenebilir enerji teknolojilerinin hızla düşen birim maliyetleridir. Fakat öte yandan, ilgili düşüş trendi sürekli son 10 yılda gözlemlenen değerleri de izleyemeyebilecektir. Çünkü zaten ciddi anlamda düşüş gerçekleşmiştir.

 

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ & ENERJİ

 

Yukarıda da ifade edildiği üzere, sosyal yapı enerji tüketimi, enerji tercihleri ve gelecek projeksiyonlar üzerinde çok büyük etkiye sahiptir. Bu sebeple gelir seviyesine göre küresel nüfus projeksiyonlarının incelenerek, gelir ile ilişkili sosyal etmenlerin analiz edilmesi yerinde olacaktır. Çünkü nüfus, enerji tüketimindeki en önemli etmenlerden biridir.

Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanmış olan küresel nüfus artış senaryolarının görünümü ilk grafikte derlenmiştir. İlgili grafikten görülebileceği üzere, nüfus artış hızı 2040’larda düşmeye başlayacaktır.

İlgili trendler gelir seviyeleri perspektifinden incelendiğinde, nüfus artışına asıl sebep olan sınıf, düşük gelirlilerdir. İşte bu noktada, düşük gelir düzeyine sahip toplumlarının genel sosyolojik özelliklerinin incelenmesi gerekmektedir.

Çünkü yüksek gelir grubu daha fazla yenilenebilir, daha az CO2, daha fazla verimlilik ve mevcut yüksek tüketim oranları anlamına gelirken, genel anlamda düşük gelir grupları için ise bu durum tam tersine dönmektedir.

Aşağıdaki tablo bu bağlamda farklı gelir gruplarının enerji alanındaki tercih ve eğilimlerini özetlemektedir.

Tablo 1: Farklı Gelir Gruplarının Enerji Eğilimleri (Küresel Enerji Görünümü 2100, TESPAM, 2019)

Tablodan da anlaşılabileceği üzere, düşük gelir gruplarının enerji tercihlerine ilişkin sosyal beklentileri yüksek gelir gruplarından oldukça farklıdır. Dolayısıyla, Dünya gelecekteki dinamiklerde daha temiz ve daha az CO2 odaklı bir yol izlemeyecektir.

Bu duruma müdahale etmek için, yüksek gelir gruplarının orta ve düşük gelir gruplarına bazı bağış ve fonlar vermesi gerekmektedir. Aksi takdirde, karbon azaltıcı politikalar başarılı olamayacaktır. Tabii ortada bu minvalde bir bütçe bulunmamaktadır. Göstermelik yatırım ve krediler ise bu bağlamda yeterli değildir.

Bu nedenle, nüfus ve gelir modelli sosyal bakışlı tahminler şunları göstermektedir:

  • Orta ve düşük gelir gruplarının enerji açlığı artacaktır.
  • Dekarbonizasyon politikaları için yeterli fonun bulunmayacaktır. Farklı yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır.
  • Verimlilik ve yenilenebilir konuları, birim maliyetlere ve düşük – orta gelir gruplarının ucuz teknolojiye erişim imkânlarına göre doğrudan etkilenecektir.
  • Ayrıca salgın tehditleri ve KBRN saldırıları, küresel nüfus artışı üzerinde artan bir etkiye sahip olacaktır. Bunlara ek olarak, bu tür tehditler ve riskler küresel ekonomiyi, ticareti ve enerji dinamiklerini de direkt olarak etkileyecektir.

Öte yandan enerji tüketim tercihlerini etkileyen daha birçok faktör bulunmaktadır. Bunlardan bazıları:

  • Gelir seviyeleri,
  • Yaşam standartları,
  • Lükse açlık,
  • Finansman ve finansman fırsatları,
  • Eğitim seviyesi,
  • Sosyal alışkanlıklar,
  • Ucuz, kullanımı pratik ve erişimi kolay enerji türü,
  • Vergi politikaları,
  • Hibeler ve teşvikler,
  • Yasal çerçeve ve yasal konular,
  • Elit sosyal kesimlerin örnek tutumlarıdır.

Tablo 2: Bazı Konulara Göre Enerji Eğilimleri (Küresel Enerji Görünümü 2100, TESPAM, 2019)

Yukarıdaki tablo kısaca ilgili faktörün yönelimli eğiliminin enerji tercihlerindeki bazı önemli konuları nasıl etkilediğine dair ipuçları vermektedir. Tablodan da anlaşılacağı gibi, orta ve düşük gelir grupları için;

  • Verimlilik, dekarbonizasyon, elektrikli arabalar ve diğer çevresel konular çok önemli olmayacaktır.
  • Yaşam koşulları kötü olmakla birlikte, çevre sorunları hakkında yeterli bilinç düzeyi olmayacaktır.
  • Düşük gelirlilerin ulaşabileceği lüks tüketime olan talep, ucuz ama verimsiz ve daha fazla enerji tüketen araçların kullanılmasına neden olacaktır.
  • Finansman temin etme imkânlarının düşük olması yenilenebilir enerji kaynakları gibi yerel odaklı sıra dışı teknolojilere yatırım yapmayı kolaylaştırmamaktadır. Bu durum dekarbonizasyon politikalarını doğrudan etkilemektedir.
  • Eğitim düzeyleri aynı zamanda gelişmişlik standartlarını doğrudan etkileyen gelirle de ilgilidir. Genellikle eğitim seviyeleri yükseldikçe daha temiz enerjiye yönlenme eğilimi de artacaktır.
  • Sosyal bağımlılık ve muhafazakâr yaklaşımların genellikle yeni fikirler ve yeni enerji türleri üzerinde olumsuz etkileri vardır.
  • CO2 politikaları dengelerini doğrudan değiştiren geleneksel ve ucuz (kömür gibi) kaynakların tercih edilmesi de bu bağlamda makul olarak kabul edilebilecektir.
  • Bir ülkenin farklı enerji türlerine ilişkin vergi rejimleri de tercihler için farklı bir nokta oluşturmaktadır. Doğal olarak vergiler daha yüksek iken, tercih katsayısı azalacaktır. Sonuç olarak, orta veya düşük gelirli ülkeler için, genellikle yenilenebilir enerji yatırımlarını teşvik etmek için yeterli vergi indirimi politikası yoktur, bu da verimsiz karbonsuzlaştırma politikaları anlamına gelmektedir. Buna ek olarak, bazı ülkelerde, daha ucuz olması ve bir şekilde bol miktarda kömür kaynağına sahip olunması nedeniyle, kömür için düşük vergi politikaları uygulanmaktadır.
  • Vergi oranları gibi, hibeler ve teşvikler de temiz enerji politikalarının geliştirilmesinde önemli bir rol oynayacaktır. Devlet yardımı verilen ve teşvik edilen enerji yatırımları genellikle tercih edilebilecektir.
  • Bir ülkenin yasal çerçevesi ve yasal mevzuat konularının da açık ve istikrarlı olması gerekir. Aksi takdirde, yasama sistemindeki boşluklar ve belirsizlikler yatırımcı için risk oluşturacaktır, bu da enerji politikalarında daha fazla sorun olması anlamına gelecektir.
  • Hepsine ek olarak, elit sosyal kesimlerin örnek tutumları da tercihler için önemli bir kaldıraç olacaktır. Genellikle toplumlar elitlerin tercihlerine göre etkilenir ve yönlendirilir. Orta veya alt sınıflar genellikle elitlerin sahip olduğu imkânlara ulaşmayı hedefler. Ancak aynı zamanda, bu hedefleri doğrultusunda genellikle yeterli bütçe bulamazlar. Bu durum onları lüks fakat daha az verimli seçeneklere yönlendirmektedir. Bu yüzden bu konu bir toplumun tercihlerini yönlendirmek için önemli olacaktır.

Bu bakış açısıyla, çok daha farklı kriterin de dikkate alınması ile TESPAM bünyesinde hazırlanmış olan küresel enerji görünümü projeksiyonları aşağıdaki grafikler üzerinden incelendiğinde,

Grafik 2: Dünya Birincil Enerji Tüketimi 2100 (Küresel Enerji Görünümü 2100, TESPAM, 2019)

 

  • Toplam küresel birincil enerji tüketimi 80 yıllık dönemde neredeyse iki katına çıkacaktır (yaklaşık % 91).
  • En yüksek artış oranları yenilenebilir enerji kaynaklarında, nükleer ve doğal gazda gözlenecektir.
  • Petrol tüketimi 2070’lerden sonra düşmeye başlayacak ve kömür tüketimi daha yüksek düşüş oranlarını izleyecektir.
  • Gaz ve yenilenebilir enerji 2100 yılında en önemli enerji kaynakları olacaktır.

Grafik 3: Dünya Kaynaklarına Göre Elektrik Tüketimi 2100 (Küresel Enerji Görünümü 2100, TESPAM, 2019)

 

  • Elektrik tüketimi % 175 civarında yüksek bir artış oranına sahip olacaktır.
  • Yenilenebilir kaynakların genel elektrik denklemindeki payı artacak ve elektrik üretimi için en önemli enerji türü olacaktır.
  • Kömürün payı azalırken petrol santrallerinin payı ise bir karşılaştırma yapmak için bile ihmal edilebilir seviyede olacaktır. (2080’lerden sonra neredeyse sıfır olacaktır.).

Grafik 4: Dünya Ülkelere Göre Birincil Enerji Tüketimi 2100 (Küresel Enerji Görünümü 2100, TESPAM, 2019)

 

  • Küresel enerji dengeleri üzerinde en büyük paya sahip olan ülkeler Çin ve Hindistan olacaktır.
  • Bu durumda bu iki ülkenin eğilimleri ve tercihleri geleceğin enerji politikalarını belirleyecektir.

Bu perspektiften 2100 yılına yönelik yapılmış olan bazı ortalama sıcaklık ve deniz suyu seviyesi yükselimleri incelendiğinde;

Grafik 5: Küresel Ortalama Yüzey Sıcaklığı Değişimi (https://www.climatechangeinaustralia.gov.au/en/climate-campus/global-climate-change/global-projections, 2019)

 

Grafik 6: Küresel Deniz Seviyesi Yükselimleri (https://www.climatechangeinaustralia.gov.au/en/climate-campus/global-climate-change/global-projections, 2019)

Grafiklerden görüleceği üzere, bölgesel olarak farklılık göstermekle birlikte 2100 yılına kadar küresel anlamda ortalama +20C’lik bir sıcaklık değişimi ve 60 cm’lik bir su seviyesi yükselişi görülebilecektir.

Sonuç olarak, gelişmekte olan bazı ülkelerde TESPAM tarafından düzenlenen anketler göstermektedir ki, geleceğin enerji trendlerini belirleyecek olan sosyal profil aşağıdaki hususlara inanmaktadır. Bunlar:

  • Emisyon miktarlarını neden önemsemeliyim ki? ABD Paris protokolünü imzalamadı!
  • Bu konuda üzerinde anlaşmaya varılmış bir yaklaşım yok, bu yüzden başarısız hedeflere para harcamak istemiyorum.
  • Küresel ısınma bir gerçektir, ancak Dünyanın sonunu değiştiremeyiz.
  • Küresel ısınma sonuçları ile ilgili tahminler doğru değil.
  • CO2 salınımı önemli değil, öncelik temel ihtiyaçları karşılayabilmek!

Şeklinde yorumlardır.

Bu konulara ek olarak, küresel ısınmaya ilişkin mevcut projeksiyonlarda da (bazı eleştirileri haklı çıkaracak olan) çok sayıda bilinmeyen bulunmaktadır. Bu bilinmeyenler, bu bağlamda küresel bir ortak bilincin ve kararlılığın oluşmasına engel olmaktadır.

 

İSLAM DÜNYASI ve İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN GETİRDİĞİ GÜVENLİK SORUNLARI

 

İklim değişikliği süreci ve bu minvalde atılabilecek adımlar İslam dünyasını oluşturan devlet ve toplumlar için de kritik öneme sahiptir. Diğer taraftan, artan nüfusu ve sosyolojik özellikleri perspektifinden bakıldığında da, İslam dünyasının iklim değişikliği kapsamında bilinçli ortak politikalar izlemesi, küresel ölçekte CO2 salınımını azaltma ve olası zararlara karşı önlem alma anlamında da önemlidir.

İslam dünyası aynı zamanda, Türkiye’nin medeniyet coğrafyası olarak da nitelendirilebilecektir. Bu minvalde aşağıdaki harita incelendiğinde (Not: Aşağıdaki haritada İran hariç tutulmuştur, fakat İslam dünyası dâhilinde incelenmelidir.) Kuzey ve Orta Afrika’dan, Orta Doğu’ya, Türkistan’dan Pasifik’e kadar uzanan geniş bir coğrafya karşımıza çıkmaktadır.

Harita 1: Türkiye Medeniyet Coğrafyası (Türk İslam Dünyasında Enerji Birliği, Akyener, s.141, 2018)

İlgili coğrafya ile ilgili iklim değişikliği politikaları perspektifinden bazı genellemeler yapıldığında;

  • İslam dünyası sahip olduğu kanıtlanmış, bol miktardaki hidrokarbon kaynakları ile dikkat çekmektedir.
  • Mevcut kanıtlanmış rezervlerin yanı sıra, hidrokarbon kaynaklar ve stratejik madenler anlamında da çok ciddi yeni keşif potansiyelleri bulunmaktadır.
  • Ortalama eğitim seviyesi ve kişi başına düşen gelir düzeyi, kendilerini “gelişmiş” olarak niteleyen ülkelere kıyasla geridedir.
  • Ciddi anlamda yenilenebilir kaynak potansiyeli de bulunmaktadır fakat genel anlamda hidrokarbon kaynaklar teknik-finansal-lojistik-stratejik-ekonomik olarak daha fazla tercih edilebilirdir.
  • Mevcut durumda dahi genel anlamda tatlı su kaynaklarının yetersizliği ve bu minvaldeki huzursuzluk aşikârdır.
  • Sahip olunan genç nüfus ile büyüme ve gelişme potansiyeli yüksektir bu da kümülatif enerji açlığını tetiklemektedir.

Bir sonraki haritada, ilgili ülkelerdeki Müslüman nüfus gösterilmektedir. İlgili dairenin yarıçapı nüfus büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Koyu yeşil daire ise Şii nüfusu belirtmektedir.

Harita 2: Ülkelere Göre Müslüman Nüfus Büyüklükleri (https://libraryeuroparl.files.wordpress.com/2015/09/islam_map1.png, 2018)

 

Haritadan anlaşılacağı üzere, en fazla Müslüman nüfusa sahip ülkeler; Endonezya, Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Türkiye, Mısır, Nijerya, İran’dır.

Şii Müslümanlar ise İran, Irak, Azerbaycan, Yemen, Pakistan ve Hindistan gibi ülkelerde dikkat çekmektedir.

Grafik 7: 2100 Yılına Kadar Dünya Hıristiyan & Müslüman Nüfus Değişimleri (http://www.pewforum.org/2015/04/02/religious-projections-2010-2050, 2018)

7 numaralı grafikte ise, günümüzde %31,4 ile küresel ölçekte en fazla nüfusa sahip olan Hristiyanların sayısını 2070’lerde Müslümanların geçeceği beklentileri ifade edilmiştir. Dolayısı ile geleceğin enerji dinamiklerinde de Müslüman toplumların önemli bir ağırlığı olacaktır.

8 numaralı grafikte ise, Müslüman nüfusun sahip olduğu genç yapı, dinamizm ve büyüme potansiyeli gösterilmektedir. Diğer tüm dinlere kıyasla Müslüman nüfusun küresel etki potansiyeli her geçen gün hızla artmaktadır.

Grafik 8: 2010 Dünya Dinler Yaş Dağılımları (http://www.pewforum.org/2015/04/02/religious-projections-2010-2050, 2018

İlgili nüfus trendleri ile de bağlı olarak 2050 yılında GSYİH miktarları nezdinde bir ekonomik hacim kıyaslaması projeksiyonu yapıldığında, ilk 10’da ciddi anlamda Müslüman nüfusa sahip olan devletlerin mevcudiyeti dikkat çekicidir.

 

Harita 3: 2050 Yılında Gayri Safi Milli Hâsıla Oranlarına Göre Sıralama (Türk İslam Dünyasında Enerji Birliği, Akyener, s.125, 2018)

Bu bağlamda;

  • Çin, Hindistan ve Rusya gibi ciddi anlamda Müslüman nüfusa sahip devletler,
  • Endonezya ve Türkiye gibi direk olarak Müslüman topluma sahip ülkeler geleceğin dünya düzenindeki en önemli belirleyici güçler arasında olacaktır.

Yani ekonomik anlamda da İslam dünyasında bir toparlanma ve ilerleme beklenmektedir. Bu da mevcut daha fazla büyüme, daha fazla enerji talebi ve sınıf değiştiren genç nüfus potansiyelinin doğurduğu, talebi katlayan bir enerji açlığı anlamına gelmektedir.

Öte yandan yukarıda bahsedilen sosyoekonomik dinamikler göstermektedir ki, enerji açlığının bastırılmasında ilk ve öncelikli olarak değerlendirilecek kaynaklar CO2 salınımını yükselten hidrokarbon kaynaklar olacaktır.

Bu trendin yanı sıra, büyük ölçekte Müslüman nüfusunun yaşadığı ülkeler için de iklim değişikliği ciddi anlamda risk teşkil etmekte ve güvenlik sorunu oluşturmaktadır. Bu bağlamda aşağıdaki grafikte görülebilecek olan bir puanlandırma yapılmış ve büyük oranlarda Müslüman nüfusa sahip olan ülkeler kıyaslanmıştır.

Grafik 9: Büyük Oranlarda Müslüman Nüfusa Sahip Ülkeler İçin İklim Değişikliği Risk Puanlandırması

İlgili puanlandırma yapılırken, “KÜRESEL ISINMA İLE YENİDEN ŞEKİLLENEN GÜVENLİK RİSKLERİ” başlığı altında incelenen kriterlerin hepsi (aşağıdaki tablodan da görülebileceği üzere), ilgili tüm ülkeler için tek tek çalışılmış, risk faktörleri 2100 yılına dönük projeksiyonlar eşliğinde puanlandırılmıştır.

Tablo 3: İklim Değişikliği Risk Kriterleri

Bu bağlamda:

  • İlgili risk beklentileri ve oranları 2100 yılına dönük projeksiyonlar çerçevesinde hesaplanmış ve kıyaslanarak puanlandırılmıştır. Örneğin ilkim değişikliğinin doğuracağı sıcaklık farklılaşımları, deniz seviyesi yükselimi veya çekilimi, nükleer tesis sayıları vb. birçok kriter bu bağlamda kurgulanan varsayımlara göre tahmin edilmiştir.
  • Her farklı kalem kendi içindeki risk faktörleri dikkate alınarak puanlandırılmıştır.
  • İlgili kalemlere ait belirlenen risk puanları toplanarak, 100 (tam risk puanı) üzerinden aritmetik ortalaması alınacak şekilde grafik 9’da belirtilen nihai risk puanları hesaplanmıştır.
  • Farklı kriterlere göre farklı risk ağırlıklandırma süreçleri de yapılabilecektir. Fakat bu göreceli olacağından, her kriterin ağırlığı “genel risk haritasında” eşit olarak kabul edilmiştir.

Dolayısıyla, 9 numaralı grafikten görülebileceği üzere, İslam Dünyası için iklim değişikliğinin oluşturacağı ulusal güvenlik risk puanları nezdinde:

  • En riskli ülkeler: Hindistan, Bangladeş, Mısır, Irak, Nijerya ve Endonezya’dır.
  • Türkiye, Türkmenistan ve Kazakistan ise en az risk ihtiva eden ülkelerdir.
  • İlgili tüm ülkelerin risk puanı ortalaması 29’dur. Bu da iklim değişikliğini İslam dünyasının şimdiden dikkate almasının önemli olduğunun bir kanıtıdır.

Öte yandan, iklim değişikliği süreci dâhilinde İslam dünyasının ortak bir politika geliştirerek, makul CO2 salınımı politikaları ve sürecin riskleri ile mücadele anlamında stratejiler kurgulaması önemlidir. Bu alana ciddi anlamda yatırımlar yapan ve sürekli güncelledikleri CO2 politikaları ile yeni projeksiyonlar ortaya koyan Batı aklının, böylesi bir birliktelik ve farkındalık hususunda, bu sürece önderlik edebilecek Türkiye gibi ülkelere destek olması, dolaylı olarak kendi çıkarları ile örtüşmektedir. Çünkü birçok AB üyesi ülkenin ve ABD’nin risk puanları da bir hayli yüksektir.

 

İSLAM DÜNYASI MERKEZLİ KÜRESEL BİR İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ POLİTİKASI

 

Yukarıda da ifade edildiği üzere, İslam dünyasının bir an önce İklim Değişikliği gerçeğini idrak ederek, bu kapsamda ortak politikalar geliştirmesi gerekmektedir. Makro düzeyden bakıldığında, mevcut koşullarda İslam dünyasında ne yazık ki, çözülemeyen birçok problemin mevcudiyeti sebebiyle bu minvaldeki uzun vadeli risk okumaları göz ardı edilebilmektedir. Dolayısıyla, makul karşılanabileceği üzere,

  • İslam dünyası bu denli parçalanmış ve kendi içinde bölünmüş durumdayken,
  • Etnik ve mezhepsel çatışmalarla kendi içlerindeki istikrarı sağlayamayan birçok devlet bulunmakta iken,
  • CO2 salınımı kaygılarını bir kenara bırakın, birçok ülkede nüfusun önemli bir bölümü elektriğe dahi erişemiyorken,
  • Açlık, salgın hastalıklar, ekonomik buhran, kaos, terör, eğitim eksikliği gibi sayısız tehdit ile etkin bir mücadele süreci yürütülemiyorken iklim değişikliği üzerine ısrarcı olmak hiç de gerçekçi değildir.

Ayrıca ekonomileri petrol ve gaz ihracatına bağlı birçok İslam ülkesi bulunmaktadır ki, bunlardan CO2 salınımını azaltmalarını beklemek de makul bir talep olmayacaktır.

İşte tam da bu noktada, ilgili Batı medeniyetinin de (ütopik gözükse de) makul ve kabul edilebilir destekleri (en azından köstek olmamaları) ile bazı uygulanabilir süreçlerin başlatılması yerinde olacaktır.

Bu kapsamda, İslam İşbirliği Teşkilatı gibi uluslararası örgütler dâhilinde bu süreçlere yönelik bazı adımlar atılabilecektir. Örneğin:

  • Farkındalık oluşturucu projeler, bildiriler, videolar, eğitimler, projeksiyonlar ortaya koyma,
  • Yenilenebilir enerji ve su arıtma – tüketim teknolojileri alanında ortak ARGE çalışmaları yapma,
  • İlkim Politikaları Destek Fonu (İDB bünyesinde olabilir) oluşturma,
  • Bu bağlamda ortak mevzuat sistemleri geliştirme,
  • Ortak bir “İklim Değişikliği ve Su Yönetim Merkezi” kurma,
  • Hidrokarbon üreticisi ülkelerin yenilenebilir yatırımlara planlı fonlar ayırmasını sağlama,
  • Bu politikalar dâhilinde BM ve AB’nin tecrübe ve desteklerinden faydalanma gibi stratejiler (çok zor da olsa!) uygulamaya geçirilebilecektir.

Unutulmamalıdır ki, iklim değişikliği tüm dünya için olduğu gibi, İslam dünyası için de öncelikli statüde olamamakla birlikte, uzun vadeli etkileri olan risklerle mücadele için yine uzun vadeli politikalara ihtiyaç duyulan bir güvenlik riskidir. Ve bu riskle etkin bir mücadele ancak ortak akılla alınabilecek entegre stratejiler ile gerçekleştirilebilecektir.

 

SONUÇ

 

İklim değişikliği, her ne kadar etkisi geniş ölçekli farkındalık oluşturacak düzeyde hissedilemese de, bütün dünyanın dikkate alması gereken önemli bir konudur. Ancak, küresel toplumun geneli bu konuda bilinçli ve ortaya koyulan politikalar çerçevesinde istekli değildir. Bu nedenle, maliyetler düşüyor ve yenilenebilir trendler artıyor gibi görünse de, düşük karbon senaryoları pek de gerçekçi görünmemektedir.

Buna ek olarak, neredeyse tüm insanlar küresel ortalama yüzey sıcaklığının artması ve ortalama deniz seviyelerinin yükselmesi konusunda hemfikirdirler, ancak fayda ve maliyet analizi yapıldığında mevcut dekarbonizasyon hedeflerine ulaşmak hiç de kolay görünmemektedir. Ayrıca Dünya’nın mevcut emisyonda ani bir düşüşe tepki göstermesi de onlarca yıl alacaktır. Bu, sonuçlarından gerçek anlamda emin olunamayan bir süreçte çırpındığımız anlamını da pekiştirmektedir.

Dekarbonizasyon politikalarının maliyetleri her ülke için farklıdır ve genellikle herkesin başa çıkılması gereken daha acil sorunlar vardır. Bu gerçeklik de daha realist tahminler yapabilmek için göz önünde bulundurulmalıdır.

Küresel nüfus projeksiyonları ve nüfus artışını tetikleyen toplumların sosyolojik özellikleri de, iklim değişikliği politikalarının tutarlılığı konusunda ciddi şüphe oluşturmaktadır.

Dünyamızda ne yazık ki, CO2 salınımını gerçek anlamda azaltma ve iklim değişikliği trendini tersine çevirebilecek reel anlamda altyapı, finans, adalet, farkındalık ve entegrasyon bulunmamaktadır. Öte yandan fakir toplumların sebep olduğu nüfus artış eğilimi ve bunun akabinde oluşacak sınıfsal değişimlerle ilintili enerji açlığı da süreçlerin içinden çıkılmaz bir hale bürünmesine sebep olmaktadır.

Dünyanın içinde bulunduğu bu çıkmaz, bir laboratuvar projesi gibi düşünülebilecek olan Covid19 salgınında olduğu gibi, KBRN alanındaki küresel tehditlerin bu bağlamda dünya nüfusunu azaltmaya yönelik kirli projeler olduğu düşüncesini dahi uyandırmaktadır. Çünkü ilgili nüfus kırılımları ve durağanlaşan hayat ile birlikte azalan CO2 salınımları bu bağlamda senaryoları etkileyen önemli neticeler doğurmuştur.

Küresel ölçekte bu tutarsızlıklar devam ederken, kendi içinde birçok sorunu olan ve bu sorunlarla mücadele etmekte ve entegre çözüm stratejileri geliştirmekte başarılı olamayan İslam dünyası için de iklim değişikliği önemli güvenlik riskleri ihtiva eden bir konudur.

İslam dünyasındaki trendler geleceğin enerji politikaları ile birlikte iklim değişikliği süreçlerini de önemli ölçüde etkileyebilecek bir yapıya haizdir. Bu sebepledir ki, iklim değişikliği İslam dünyası için önemli olduğu kadar, İslam dünyasının bu kapsamda ortak bir akılla programlar yürütmesi de, dünyanın akıbeti için çok önemlidir.

İslam Dünyası için iklim değişikliğinin oluşturacağı ulusal güvenlik risk puanları nezdinde:

  • En riskli ülkeler: Hindistan, Bangladeş, Mısır, Irak, Nijerya ve Endonezya’dır.
  • Türkiye, Türkmenistan ve Kazakistan en az risk ihtiva eden ülkelerdir.

Bu kapsamda bu çalışmada oluşturulan risk yapısına karşın bireysel etkin bir mücadele pek de tutarlı gözükmemektedir. Dolayısıyla İslam dünyasının şimdiden uygulanabilir ve farkındalığı arttırıcı bazı ortak iklim politikaları geliştirmesi gereklidir. Bu sürecin öneminin idraki hususuna ve sonrası için yapılabilecek uygulanabilir adımlara bu çalışmada değinilmiştir.